Gazeteci - Yazar / DFIR 🫆 /Memleketi için çok iyi dövüştüğünün bilincinde / Partisiz Türk Milliyetçisi / İstiklal / İstikbal / Hürriyet / TS / 𐱅𐰼𐰇𐰰

Joined October 2017
1,695 Photos and videos
Pinned Tweet
Türkiye'de en yanlış bilinen temel görüşlerden biri de Türk milliyetçiliğinin, 2'nci dünya savaşı kurulan çift kutuplu dünya düzeninden dolayı ABD kapitalizm'ine entegre edildiği, bu yüzden Komünizmle mücadeleyi esas aldığı görüşüdür. Türk milliyetçiliğinin anti-komünist duruşunu sadece 1945 sonrası Amerikan etkisine bağlamak, koca bir yüzyıllık (1860-1945) Kuzey Türklüğü mücadelesini ve bu mücadelenin Türkiye'ye taşınan mirasını inkar etmektir. Türk milliyetçiliğinin komünizmle mücadelesi, 1945'ten çok önce 1917 Ekim devrimiyle başlamıştı. Rus Çarlığı, nüfusunun yaklaşık yüzde 11'ini oluşturan Orta Asya Türklüğüne karşı 1860'lardan itibaren Panslavizm politikası gereği etnik ve kültürel saldırılar başlatmıştı. Bu sistematik saldırılar sonucu Yusuf Akçura, Gaspıralı İsmail Bey, Hüseyinzade Ali Bey, Ahmet Agayef, Zeki Velidi Togan gibi Rus Türkçülüğünün ve müslümanlığının önde gelen isimleri hayatlarının büyük bir kısmını Rus Çarlığı'na karşı mücadeleyle geçirdiler. Elbette bu isimlere sahip çıkabilecek tek devlet Osmanlı devletiydi ve hepsi Osmanlı devletine sığındılar. Bu isimler, İngilizlerle birlikte Rus Çarlığı'na muhalif sovyet liderleri ve Ekim 1917 Sovyet Rus devrimini doğal olarak desteklediler çünkü Sovyet Rusya hakimiyeti altında Rusya Türkleri olarak siyasi hukuki ve kültürel haklarına kavuşacaklarına inanmışlardı. Ancak öyle olmadı... Sovyet Rusya'da yönetimi ele geçiren Bolşevikler, Çarlık Rusya'yı aratmayacak Türkmen zulüm ve soykırımına başladılar. Bu hayalkırıklığı ile birlikte Sovyet Rusya'ya bağlı Orta Asya Türklüğü, Sovyet Rusya'ya karşı daha 1920'lerden itibaren Çarlık Rusya'sına olduğu gibi büyük bir mücadele başlattılar. Bütün bu realitelere rağmen Türkiye'ye sığınan bu isimler hiç bir zaman, İngiliz ve (Nazi) Almanya emperyalizmine de alet olmadılar. 3 Mayıs 1944 Turancılık davası'ndan hemen önce Sabahaddin Ali ile Hüseyin Nihal Atsız davası, Türk milliyetçiliğinin, 2'nci dünya savaşı'ndan çok önce Sovyet Rusya'nın Türkiye'deki yıkıcı ve bölücü faaaliyetlerine karşı pozisyon almaya başladığını ispat ediyor. 3 Mayıs 1944 olayları, devletin milliyetçiliği bir enstrüman olarak kullanma çabası ile milliyetçiliğin kendi özerk ajandası arasındaki çatışmayı simgeler. 2'nci dünya savaşından sonra oluşan çift kutuplu dünya düzeni, bu realitenin, Türk milliyetçiliğinin, ABD emperyalizmi güdümünde olduğunu, bu yüzden Komünizmle mücadeleyi esas aldığını gösteriyor gibi görünse de gerçek başkadır. Hüseyin Nihal Atsız'ın düşünce ve fikir oluşumunda en önemli isim hocası Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'dı ancak Togan'ın milliyetçilik anlayışıyla Atsız'ın milliyetçilik anlayışında 2 önemli fark vardır. 1- Nihal Atsız'ın milliyetçilik anlayışında ırk, dil ve emel birliği esasken Togan'ın milliyetçilik anlayışında dil esastır. Togan'a göre Türkçe konuşan herkes Türk kabul edilebilir. 2- Atsız'ın bütün Türkçülük yani Turancılık anlayışına karşı Togan, Atsız gibi Türk Birliği'ni savunmakla birlikte Turancılığın pek gerçekçi olmadığını, Türk milletlerinin ittihadını, yani pantürkizm'i aynı devlet çatısı altında değil, Avrupa Birliği veya Sovyet Rusya benzeri bir federasyon çatısı altında olması gerektiğini savunur. “Kontrollü Milliyetçilik” Adem TAŞKAYA
8
27
216
34,048
Asrın, unutma, barikalar asr-ı feyzidir Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir, Bir ufk-ı itila açılır, yükselir hayat; Yükselmeyen düşer Ya terakki, ya inhitat! Tevfik Fikret
10
54
9,948
CHP'ye yapılan operasyonları DERİN-DEVLET teorisiyle anlamlandırmak saçmadır. Her siyasi iktidar, kendi derinlerini yaratır. Adalet, İçişleri, MİT denklemi bu sistematiğin ruhudur... Çünkü Türkiye'de siyaset, politik tezlerden değil, kadrolaşmadan beslenir. Her siyasi iktidar birbirini kadroloşma ile suçlar, lakin tüm siyasi yapıların mutlak güç sistematiği kadrolaşma üzerine kuruldur. Eski Adalet Bakanı Mehmet Moğultay, görev döneminde yargıdaki kadrolaşma iddialarına yanıt verirken "Ben CHP'lileri işe almayacağım da MHP'lileri mi alacağım?" şeklinde bir ifadesi de, bugünü ve yarını çok iyi ifade ediyor...
8
117
10,416
Ümmet anlayışından millet anlayışına geçildiği Cumhuriyet felsefesinde, Türk ulusal kimliği, kuruluş sürecinde modernleşme, laiklik ve dinin birbiriyle gerilimine bakılmıştır. Siyasetçiler bunun üzerinde halen tepiniyor ve oy devşiriyor. Bu tahterevalli devam ediyor. İslamcı siyasetin mağdur kimlikten, mağrur ulusal kimlik unsuruna dönüşümü devam ediyor. 24 yıllık Ak Parti iktidarının ana misyonun beslendiği damar budur. CHP, 50 yıldır kendini kudretli görüp asker sopasıyla millete nizam vermeye çalışırken halktan uzaklaşmıştır. Özellikle Menderes ve ekibinin idam edilmesi süreci, bu kırılmayı tamir edilmeyecek şekilde derinleştirmiştir... Üretmeden tüketen, 6 Ok'u kemiren ve kentsel dönüşüme almayan, CHP'nin de bunun karşısında siyaset yapacak tek argümanı, "biz Atatürk'ün kurduğu partiyiz" tezidir...
8
79
8,143
Kızına 'NATO' Adını Veren Albayın Akılalmaz Hikayesi ve Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nde Nurcu-Milliyetçi Kavgası... Soğuk Savaş döneminin (1945-1991) en ilginç STK’larından biri de Komünizmle Mücadele Derneği’ydi. 1960’lara damga vuran dernek, ilk önce Milliyetçi-İslamcı (Nurcu) rekabetine sahne olmuş, 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra kapatılmış, 1977 yılında ise feshedilmişti. Kuruluşundan itibaren ABD’den maddi destek gören dernek hakkında 1971-1977 yılları arasındaki faaliyetlerine dair pek bilgi bulunmuyor ancak ö dönem yasadışı olarak faaliyet gösterirken derneğin genel başkanlığını yapan Orhan Kiverlioğlu’nun ilişkileri açısından karşımıza çok ilginç bir tablo çıkıyor. ABD, KMD’yi 1970 yılında Turan Çağlar ve Orhan Kiverlioğlu üzerinden devşirmek istemiş ancak başarılı olamamış. Önce KMD’nin 1971’den önceki dönemini yazalım… Komünizmle Mücadele Dernekleri ilk olarak 1950 yılında Nihal Atsız’ın kardeşi Necdet Sancar liderliğinde o dönem öğretmen olarak görev yaptığı Zonguldak’ta kurulmuştu. Zonguldak Komünizmle Mücadele Derneği, 22 Kasım 1952 tarihinde Malatya’da yaşanan Ahmet Emin Yalman Suikastı olayından sonra Türk Milliyetçiler Derneği ile birlikte kapatılmıştı. Komünizmle Mücadele Derneği ikinci defa ise 1957 yılında İlhan Egemen Darendelioğlu, Altan Deliorman, Burhanettin Şener, Gündüz Sevilgen ve İrfan Açıkel tarafından İstanbul’da kuruldu. İstanbul Komünizmle Mücadele Derneği de 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kapatıldı. Komünizmle Mücadele Derneği üçüncü olarak 25 Ocak 1963 tarihinde İzmir’de milliyetçi ve İslamcı (Nurcu) olarak bilinen isimler tarafından kuruldu. İzmir Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucuları arasında Türk milliyetçiliğinin önde gelen isimlerinden Nejat Halil Pala, Orhan Koloğlu, Fehmi Koru’nun babası Muzaffer Koru, Fehmi Koru’nun kayınpederi Süleyman Karagülle, Yaşar Tunçsiper gibi isimlerin aralarında yer aldığı 41 isim tarafından kuruldu. Kısa süre sonra İlhan Egemen Darendelioğlu, Fethi Tevetoğlu, Bekir Berk, Galip Erdem, Saffet Solak, İsmail Hakkı Şengüler, Nadir Latif İslam, Kemal Fedai Coşkuner, Hamza Sadi Özbek gibi isimler de Komünizmle Mücadele Derneği’ne katıldı. Komünizmle Mücadele Derneği 1960’lı yıllarda MTTB ve Mücadeleciler Birliği ile birlikte hareket etti komünizmle mücadele de etkin bir rol oynadı. Komünizmle Mücadele Derneği yayın organı Mücadele dergisiydi. İlhan Egemen Darendelioğlu’nun yayınladığı Toprak dergisi ve Kemal Fedai Coşkuner’in çıkardığı Fedai dergisi de Komünizmle Mücadele Derneği’ne destek veriyordu. Komünizmle Mücadele Derneği İzmir’de kurulduktan kısa süre sonra Erzurum’da kuruldu. Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucularından biri de FETÖ lideri Fethullah Gülen’di. Gülen, Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği’ni kurmak için Bekir Berk’ten destek almıştı. 15 Temmuz’dan sonra TBMM’de kurulan darbeleri araştırma Komisyonu raporunda Fethullah Gülen ve Komünizmle Mücadele Derneği hakkında şu görüşlere yer verilmişti: Fetullah Gülen 1959 yılının ilkbaharında Edirne’ye gitmiş ve böylece muhit değiştirerek Erzurum’dan uzaklaşmıştır. Edirne’de 1959 yılında şaibeli bir şekilde yaşını büyüterek elde ettiği imamlığı bir süre devam ettirmiş, 10.11.1961 tarihinde askere gitmiş, acemi er eğitimini Ankara Mamak’ta, usta birliğini ise İskenderun’da tamamlamıştır. Askerliğini bitirmesini müteakip Edirne’ye dönmeyerek bir süre ailesiyle birlikte Erzurum’da kalmıştır. Erzurum’da kaldığı 1962-1963 yıllarında, Erzurum Komünizmle Mücadele Derneğinin kurucuları arasında yer almış ve dernekte aktif olarak görev yapmıştır. Gülen’in yurt dışı bağlantılarla ilk temasının bu dernek vasıtasıyla gerçekleştiği ve örgütün temellerinin bu süreçte atıldığı kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca bu derneğin yurtdışı kaynaklı “proje” bir dernek olduğu yönünde çok kuvvetli şüphe ve emareler bulunmaktadır. MİT ile ilişkili olduğu düşünülen Yaşar Tunagür Edirne’deki vaizliği sırasında Gülen’le tanışıp derin bir dostluk kurmuş ve Gülen’i himayesine almıştır. 1970’li yıllarda Fetullah Gülen’in Komünizmle Mücadele Derneği üzerinden ABD istihbaratı ile birlikte hareket eden MİT’e angaje edildiği ve Gülen örgütlenmesinin ABD-MİT iş birliği ile kurdurulduğu iddia edilmekte ve söz konusu toplantı bu iddianın en kuvvetli delillerinden biri olarak değerlendirilmektedir. (TBMM Fethullahçı Terör Örgütünün (FETÖ/PDY) 15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Girişimi ile Bu Terör Örgütünün Faaliyetlerinin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, sayfa 49, 50)... Komünizmle Mücadele Derneği bu şekilde kurulduktan sonra dernek başkanlığını milliyetçi isimlerden Nejat Halil Pala üstlendi. 30 Nisan 1964 tarihinde Komünizmle Mücadele Derneği 1’nci Kongresini yaptı ve İhsan Koloğlu Komünizmle Mücadele Derneği başkanlığına seçildi. Galip Erdem, Burhanettin Semerkantı, Hamza Sadi Özbek de dernek yönetim kuruluna seçildi. Gazeteci yazar Fehmi Koru’nun babası Muzaffer Koru da Komünizmle Mücadele Derneği 1’nci Kurultayında dernek murakıplığına seçildi. 30 Nisan 1965 tarihinde ise Komünizmle Mücadele Derneği 2’nci Kongresini gerçekleştirdi. 59 delegenin katıldığı kurultayın divan başkanı AP Samsun Senatörü Fethi Tevetoğlu, ikinci başkan ise Toprak dergisinin sahibi İlhan Egemen Darendelioğlu idi. Komünizmle Mücadele Derneği’nin bu kongresinde İlhan Egemen Darendelioğlu dernek başkanlığına seçildi. İhsan Koloğlu, Nejat Halil Pala ve Burhanettin Semerkantlı da dernek yönetim kuruluna seçildi. Komünizmle Mücadele Derneği bu dönemde ilginç bir girişimde bulunarak Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e dernek fahri başkanlığı teklif etti. Derneğin teklifini kabul eden Gürsel İzmir Komünizmle Mücadele Derneği fahri başkanı oldu ancak Gürsel, 16 Temmuz 1965 tarihinde dernek fahri başkanlığından ayrıldığını açıkladı. 1965 yılında merhum Alpaslan Türkeş’in Hindistan’dan döndükten sonra CKMP’den siyasete girmesi, aynı yıllarda Süleyman Demirel’in AP genel başkanı ve başbakan olmasından sonra İzmir Komünizmle Mücadele Derneği kadrosu ikiye bölündü. Derneğin milliyetçi kanadını CKMP ve Türkeş’e destek verilmesini isterken derneğin İslamcı (Nurcu) kanadı ise AP ve Demirel’e destek verilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Komünizmle Mücadele Derneği’nin 3’ncü Kongresi ise yaklaşık 300 delegenin katılımıyla 23 Nisan 1966 tarihinde gerçekleştirildi. Komünizmle Mücadele Derneği 3’ncü Kongresinde İhsan Koloğlu ve İlhan Egemen Darendelioğlu dernek başkanlığı için yarıştı. Yapılan oylama sonucu Darendelioğlu 102, Koloğlu ise 42 oy aldı ve Darendelioğlu yeniden Komünizmle Mücadele Derneği başkanlığına seçildi. İhsan Koloğlu, Burhanettin Semerkantlı, Hayrani Ilgar ise dernek yönetim kuruluna seçildi. Komünizmle Mücadele Derneği’nin 30 Nisan 1967 tarihinde yaptığı 4’nci Kongre CKMP ve Türkeş’i destekleyen milliyetçi kanat ile AP ve Demirel’i destekleyen İslamcı (Nurcu) kanadın karşı karşıya gelmesine neden oldu. İzmir Komünizmle Mücadele Derneği 4’nci Kongresine AP Isparta milletvekili ve Ulaştırma Bakanı Sadettin Bilgiç katılırken CKMP Adana milletvekili ve CKMP genel başkanı Alpaslan Türkeş de gönderdiği telgrafla kurultay için başarı dileklerini iletti. Komünizmle Mücadele Derneği 4’ncü Kongresinde dernek başkanlığı için yeniden İlhan Egemen Darendelioğlu’nun adı öne çıktı ancak Darendelioğlu başkanlık için aday olmayacağını, diğer başkan adayı olan Prof. Dr. Saffet Solak lehine adaylıktan feragat ettiğini açıkladı. Bunun üzerine Saffet Solak ile İhsan Koloğlu dernek başkanlığı için yarıştı ve AP genel merkezinin ve Nur Cemaatinin desteklediği Saffet Solak Komünizmle Mücadele Derneği başkanı oldu. Böylece KMD, 1967 yılında AP ve Demirel’i destekleyen ve Nur Cemaati’nin idaresindeki bir STK oldu. Mehmet Şevket Eygi’nin sahibi olduğu Babıâli’de Sabah ve Bugün gazeteleri Saffet Solak’ı desteklerken Kemal Uzan’ın sahibi olduğu ve Gökhan Evliyaoğlu’nun idare ettiği Yeni İstanbul gazetesi de İhsan Koloğlu’nu destekledi. Saffet Solak Komünizmle Mücadele Derneği başkanıyken (1967-1971) gazeteci Fehmi Koru’nun kayınpederi Süleyman Karagülle de dernek yönetim kurulunda yer aldı. Nur Cemaatine yakınlığıyla bilinen Saffet Solak, 1970 yılında Milli Nizam Partisi kurucuları arasında yer aldı. Saffet Solak’ın Komünizmle Mücadele Derneği başkanı olmasından sonra Komünizmle Mücadele Derneği içindeki milliyetçi isimler dernekten ayrıldı ve CKMP’yi destekleyip Ülkü Ocakları çatısı altında faaliyet göstermeye başladılar. İzmir Komünizmle Mücadele Derneği, 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra kapatıldı. Komünizmle Mücadele Derneği 12 Mart 1971 Muhtırası’dan sonra kapatılmış olsa da Orhan Kiverlioğlu ismi 1971-1977 yılları arasında Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği genel başkanı olarak karşımıza çıkıyor. 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra Turan Çağlar ve Orhan Kiverlioğlu, kapatılan KMD’yi İstanbul’a taşıyıp yeniden faaliyete geçirmek için mücadele etmiş ancak bu girişim gerçekleşmemiş… Orhan Kiverlioğlu 1943 yılında Siirt’te doğmuş, temel eğitimini tamamladıktan sonra öğretmen olmuş, kısa süre öğretmenlik yaptıktan sonra ne hikmetse 1968 yılında öğretmenlikten istifa edip kendisini komünizmle mücadeleye adayarak KMD’ye üye olmuş. KMD’nin önde gelen bir neferi olan Kiverlioğlu Kanlı Pazar’a “Şanlı Pazar” diyecek kadar kendini Komünizmle Mücadeleye adamış. KMD’nin önceki başkanı Saffet Solak gibi Nur Cemaatiyle arası iyi olan Orhan Kiverlioğlu cemaate ait İttihad ve Yeni Asya gazetesinde yazılar yazmış. 1970 yılında KMD genel merkezinin İzmir’den İstanbul’a taşınması için mücadele eden Kiverlioğlu, bu isteği gerçekleşmeyince KMD genel merkezi ve Solak ile ters düşmüş. Kiverlioğlu, KMD’de faaliyet gösterirken Sabancı ailesine ait Akbank’ta basın danışmanlığı (1968-1971) ve Faruk Süren’in babası Fuat Süren’in sahibi olduğu Transtürk Holding’te genel müdürlük (1971-1983) yapmış. Aynı dönemde Büyük Doğu dergisinde Necip Fazıl’ın asistanlığını yapmış (1967-1971) biyografi.net/kisi-orhan-kiv… Orhan Kiverlioğlu’nun sermaye ile ilişkilerinde iki isim ön plana çıkıyor.Biri İlhan Egemen Darendelioğlu, diğeri emekli Kurmay Albay Turan Çağlar… Türk Milliyetçiliğinin önde gelen isimlerinden İlhan Egemen Darendelioğlu, Sabancı Holding kurucusu Hacı Sabancı’nın kardeşi Mehmet Sabancı’nın dünürüydü. Mehmet Sabancı’nın oğlu Yalçın Sabancı, İlhan Egemen Darendelioğlu’nun kızı Neslihan Darendelioğlu ile evliydi. Orhan Kiverlioğlu’nun anılarında “amca” diye bahsettiği emekli albay Turan Çağlar da 1970’li yıllarda Fuat Süren’in sahibi olduğu Transtürk Holding’te genel sekreter yardımcısı olarak ve Sabancı ailesine ait Akbank’ta görev yapmış… Turan Çağlar isminde duralım… Emekli Albay Turan Çağlar, 1921 yılında doğdu. 1942 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu. 1952 yılında NATO’ya resmi olarak katılmamızın ardından TSK kadrosu Atlantikçiler ve karşıtları olarak ikiye bölününce Çağlar NATO’cu kanatta yer aldı. Çağlar, o kadar NATO’cuydu ki, 1954 yılında NATO’nun Napoli karargahında görevliyken doğan kızına “ Lale Nato” adını verdi. Nato Lale Çağlar, daha sonra adını mahkeme kararıyla “Lale Çağlar” olarak değiştirdi ve 1978 yılında sanatçı Barış Manço ile evlendi… 30 Ağustos 1957’de Binbaşı, 30 Ağustos 1960’da Yarbay olan Atlantikçi Turan Çağlar, DP iktidarına ve Adnan Menderes’e karşı bir isimdi, bu yüzden 27 Mayıs 1960 darbesini destekleyen TSK kadrosu içinde yer aldı ve 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra TRT Harbiye Radyoevi’nin müdürlüğüne getirildi. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra MBK kadrosunun bölünmesi ve 14’lerin sürgün edilmesinden sonra Çağlar TSK içinde Silahlı Kuvvetler Birliği Cuntası içinde SKB Protokolüne imza atan subaylar arasında yer aldı. Turan Çağlar, DP’nin devamı sayılan AP iktidarına karşı olduğu gibi iktidarın CHP ve İsmet İnönü’ye bırakılmasına da karşıydı, bu yüzden 1962 ve 1963 yıllarında Talat Aydemir’in 2 darbe girişimine destek verdi ve yargılandı ancak bu soruşturmadan beraat etti. 1964 yılında TSK’dan emekli kurmay albay rütbesiyle emekli olan Turan Çağlar ilk olarak MİT’in kapısını çaldı ancak MİT’e kabul edilmedi. Çağlar, MİT tarafından reddedilmesinin intikamını 1978 yılında MİT personel bilgilerini Doğu Perinçek yani PDA-TİİKP yayın organı Aydınlık gazetesine servis ederek aldı. MİT’e kabul edilmeyen Çağlar, TOBB’a bağlı “Özel Sektör Enformasyon Bürosu”nda çalışmaya başladı (1965-1972). 1964’de emekli olunca MİT’e kabul edilmeyen Turan Çağlar, 1965 yılında Fuat Doğu’nun MİT Müsteşarı olmasından sonra MİT ile yakınlaştı ve MİT’e danışmanlık yapmaya başladı. Turan Çağlar’ın meşhur casusluk hikayesi de bu dönemde 1971 yılında başlıyor… Daha sonra ortaya çıkan bilgilere göre Turan Çağlar 1971 yılından itibaren CIA’ya bilgi satmaya başlıyor. Aynı dönemde tanıştığı Orhan Kiverlioğlu’nu da angaje edip KMD’ye nüfuz etmek istiyor. Bu yüzden Kiverlioğlu’na KMD genel merkezini İstanbul’a nakletmesini istiyor ancak Kiverlioğlu bu girişimde başarılı olamıyor. Kısa süre sonra iki isim KMD’den vazgeçiyor. KMD’de 1977 yılında feshediliyor. İlginçtir, Turan Çağlar AP ve Süleyman Demirel’den nefret ederken, angaje ettiği KMD genel başkanı Orhan Kiverlioğlu AP’li ve Demirelcidir. Kiverlioğlu, 1973 ve 1977 milletvekili seçimlerinde AP milletvekili aday adayı oldu ancak seçilemedi. Kiverlioğlu siyasi mücadelesine AP’den sonra DYP’de devam etti ve 1987, 2002 ve 2007 milletvekili seçimlerinde DYP’den milletvekili adayı oldu ancak kazanamadı. 2009 yılında DYP’den istifa edip BBP’ye katılan ve BBP milletvekili adayı olan Kiverlioğlu 2018 yılında vefat etti. Turan Çağlar ise 1971-1983 yılları arasında kızı Lale Çağlar’ın okul masrafları için CIA’ya sattığı bilgilerden 1,5 milyon lira aldı. Çağlar, aynı dönemde yani 1972-1980 yılları arasında Akbank’ta Sosyal İşler Müdürü ve Transtürk Holding’te genel sekreter yardımcısı olarak çalıştı. Aynı dönemde KMD genel başkanı Orhan Kiverlioğlu da Akbank’ta ve Transtürk Holding’te çalıştı. İlginçtir, Turan Çağlar bir taraftan CIA hesabına casusluk yaparken diğer taraftan solculara çalışıp MİT içindeki Amerikancı kadroların bilgilerini paylaştı. Çağlar, 1978 yılında MİT’in Amerikancı sivil kanadının lideri Hiram Abas’a ait bilgileri Doğu Perinçek’in sahibi olduğu Aydınlık gazetesine servis ederken, 12 Eylül 1980 darbesini de yine Aydınlık gazetesinden Doğan Yurdakul’a haber verdi. Emekli Hava Kurmay Albay Turan Çağlar 16 Mart 1983 tarihinde İstanbul'da CIA mensubu ile gizli bir buluşma sırasında suçüstü yakalandı. Böylece MİT, 1978’den 5 yıl sonra Turan Çağlar’dan intikamını almış oldu. Yapılan yargılama sonunda Turan Çağlar’ın 12 yıldır CIA’ya bilgi sattığı ortaya çıktı. İddianameye göre Çağlar, İngiliz vatandaşı John Hyde ve ABD İstanbul Konsolosuna para karşılığı, devlet sırrı niteliğinde bilgi satıyordu. Vatana ihanet ve casusluk suçlarından 15 yıl hapis cezasıyla yargılanan Turan Çağlar, tutuklu bulunduğu Ankara Mamak Cezaevinde 29 Temmuz 1983 tarihinde 62 yaşında hayatını kaybetti. Adem TAŞKAYA
1
16
138
21,383
Büyük dava adamı, asker, siyasetçi Dündar Taşer’i vefat yıldönümünde rahmet ve özlem ile anıyorum. “Biz çadırımızı sırtlanların yolu üzerine kurmuşuz”... Dündar Taşer
4
25
179
11,635
TÜRK MİLLİYETÇİLERİ’NİN DP ve AP İLE İLİŞKİLERİ: Türk milliyetçiliği tarihinde yaşanan siyasi ve toplumsal olaylar, Türk milliyetçilerinin çeşitli reaksiyon gösterip tavır almasıyla sonuçlandı. 3 Mayıs 1944 Turancılık davası tramvası, Türk milliyetçilerinin örgütlenmesiyle sonuçlandı ve 1946-1950 yılları arasında Türk milliyetçileri Türk Kültür Ocağı, Türk Kültür Çalışmaları Derneği gibi STK'ların kurulmasıyla sonuçlandı. 1950 yılında ise bu STK'lar tek çatı altında toplanıp Türk Milliyetçileri Derneği kuruldu. DP iktidarı döneminde ise Türk milliyetçiliğine politik konumlanma sorunu damgasını vurdu. 1952 yılında yaşanan Ahmet Emin Yalman suikastından sonra DP iktidarı tarafından Türk Milliyetçiler Derneği kapatılmıştı. TMD'nin kapatılmasından sonra özellikle Sadettin Bilgiç liderliğindeki bir grup Türk milliyetçilerinin faaliyetlerine devam edebilmesi için muhalif değil, DP'ye yakın bir çizgide olması gerektiğini savundular ve bu yüzden TMD'nin kapatılmasından sonra Nurettin Topçu liderliğinde kurulan Milliyetçiler Derneği'nin kuruluşunda yer almadılar. Sadettin Bilgiç, TMD'deki bir çok yakın arkadaşıyla birlikte 1957 yılında Türk Ocağı'na katıldı. Türk Ocağı'nın genel başkanı da DP listelerinden milletvekili seçilen Hamdullah Suphi Tanrıöver'di. 1955 yılında kurulan Milliyetçiler Derneği apolitik olarak faaliyetlerini devam ederken Türk Ocağı ise iktidardaki DP'nin gençlik örgütü olarak faaliyet gösterdi. Sadettin Bilgiç 1959 yılında ise Hamdullah Suphi'yi devirip, DP Trabzon milletvekili Osman Turan'ı Türk Ocağı genel başkanı yaptılar. Osman Turan ile Sadettin Bilgiç'in kardeşi Emin Bilgiç, Ankara DTCF'den yakın arkadaştı. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türk milliyetçilerinin politik konumlanma sorunu DP'nin siyasi halefi AP döneminde de devam etti. Sadettin Bilgiç AP'nin kuruluşunda yer alırken, Anadoluculuk ekolünden gelen Nurettin Topçu'nun birçok talebesi de AP milletvekili oldu. Böylece Topçu'nun apolitik kalma mücadelesi de sona ermiş oldu. AP iktidarının, Türk milliyetçileri ile olan ilişkileri de DP gibi gelgitli oldu. 1967 yılına gelindiğinde AP genel başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel, Sadettin Bilgiç liderliğindeki AP'nin milliyetçi kanadıyla mücadeye başladı ve bu mücadele sonunda 1970 yılında Bilgiç ve arkadaşları AP ile yollarını ayırıp Demokratik Parti'yi kurdu. Bilgiç'in AP ve Demirel muhalefeti de uzun sürmedi ve 1976 yılında Bilgiç AP'ye geri döndü. Türk Ocakları'nda ise 1961 yılında Hamdullah Suphi Tanrıöver yeniden genel başkan oldu. 1966 yılında Tanrıöver ölünce Osman Turan yeniden Türk Ocağı genel başkanı olsa da burada yakın arkadaşı Emin Bilgiç ile yaşadığı liderlik mücadelesi nedeniyle Türk Ocağı'na kayyım atandı ve 12 Mart muhtırası'ndan sonra Türk Ocağı kapatıldı. Nurettin Topçu'nun manevi ve fikri liderliğini yaptığı Milliyetçiler Derneği'de AP'li Sadettin Bilgiç tarafından 1964 yılında ele geçirildi ve Topçu'nun desteklediği Ercüment Konukman, Bilgiç-Alpkan'ın desteklediği Nevzat Yalçıntaş'a mağlup oldu. 1970 yılında Aydınlar Kulübü, Aydınlar Ocağı Derneği adıyla yeniden organize olunca Bilgiç, Alpkan, Yalçıntaş gibi isimler Aydınlar Ocağı'na katıldılar. 1970'li yıllara damgasını vuran Aydınlar Ocağı da 12 Eylül 1980 darbesinin think thank kuruluşu oldu.
3
8
291
16,788
Şuan muhalefet partileri için yapılan anketlerin toplumda hiç bir karşılığı yoktur. Gerçek oy oranları, milletvekili adaylarının belirlendiği, borsalarının oluşturulduğu ve YSK’ya teslim edildiği tarihte belli olur…
3
10
96
10,138
Başbuğ Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusudur. Cumhuriyetin etiği olan çok partili sistemin mimarı Atatürk’tür! Yani Türk Milletini ve demokrasiyi tek bir partiye, yani sadece CHP'ye emanet etmeyen bizzat Atarürk’ün kendisidir. CHP’nin bugün miras olarak kabul etmesi gereken anlayış bu olmalıdır. Siz Atatürk'ün 6 ok'unun bir çoğunu karşı kuvvetlere kaptırmışsınız. Siz yıllardır seçim kaybettiğinizde Atatürk'te mi kaybediyor... Atatürk'ün mirası Türk Milletinedir. Türk Milleti onu bağrına basmıştır. O bir zümreye ait değildir. Başbuğ Atatürk'ün mirasına sığınıp, siyasi tefecilik yapmayı bırakın...
2
50
318
14,689
Şüphe yok ki Allah, size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir. Nisa Suresi, 58. Ayet
2
10
135
10,881
Milliyetçi kimliğiyle tanınan, İBB davalarında etkin rol alan İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Aykut Çelik, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı oldu… Hayırlı uğurlu olsun…
9
9
152
23,657
Adem Taşkaya retweeted
"Göçler ile sarsılan toplumsal yapıya bir de “Terörsüz Türkiye” balyozu ile vurulmaya başlanarak “Ulus devlet” yapısı örselenmektedir." @MarineDealNews da yazdım👇 Bölücülüğün yeni adı kondu: Eşitlikçi ve kucaklayıcı! marinedealnews.com/boluculug… @MarineDealNews aracılığıyla
2
36
98
2,694
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, son konuşmasında hem Panislamizm hemde Pantürkizme göz kırparak CHP’nin yeni sistematiğini güncelledi. Kılıçdaroğlu bu konuda aynen şu ifadeleri kullandı; “Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı. Akdeniz coğrafyasında Türkiye olmalı. Türk cumhuriyetlerinde Türkiye olmalı.” Aslında Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinde absürd bir durum yok. Olması gerekeni ifade ettiği için özellikle CHP tabanı şaşkınlıkla karşıladı. 19 Mayıs 1919 süreciyle kabul edilen Misak-ı Milli’yi benimsemiş olmak, Osmanlı bakiyesi topraklarla veya dış Türklerle ilişkileri sonlandırmak anlamına gelmiyor. Bunun en büyük örneğini de bir asır evvel Turancılık meselesinde yaşamıştık. Tanzimat döneminde ortaya çıkan Türk milliyetçiliğin hedef kitlesi Rusya Müslüman - Türk nüfusu olduğu için Türk milliyetçiliği de Pantürkist, yani Turancı karakterde doğmuştu. İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarının ikinci yarısında Osmanlı devletinin resmi dış politikası olan Turancılık, 1’nci Dünya Savaşı sonunda iflas edince Gazi Paşa ve arkadaşları Milli Mücadele’yi Anadolu ile sınırlandırmak zorunda kalmıştı. Cumhuriyetin ilanından itibaren Turancılık, memlekete zararlı fikir cerayanı olarak kabul edilirken, Turancılık akımından vazgeçemeyen Türk Ocakları da 1931 yılında kapatılmıştı. Türk milliyetçiliğinin ve Kemalizmin büyük teorisyenlerinden Yusuf Akçura da Turancı olarak başladığı hayatına 1919’da Misak-ı Milli’ci olarak devam etmiş, bu tarihten itibaren Turancılığı Emperyalist Türkçülük, Anadoluculuğu ise Demokratik Türkçülük olarak tanımlamıştı. Yusuf Akçura bu şekilde iç ve dış politik vizyonun çerçevesini çizerken dış politikada minimalist olmayı iç politikada milliyetçi olmakla tezat teşkil etmediğini de belirtmişti. Akçura’nın bu konuda örnek aldığı isim de Sultan 2’nci Abdülhamid’di. Pek bilinmez ama Sultan 2’nci Abdülhamid de bu şekilde iç ve dış politika ayrımı yapmış, dış politikada Panislamizm’i yani Hilafetçiliği sonuna kadar kullanırken iç politikada İslamcılık yapmamış, Osmanlılık toplum düzenini devam ettirmiştir. Özetle Abdülhamid iç politikada Osmanlıcı, dış politikada Ümmetçi idi. Yusuf Akçura, İTC iktidarı döneminde de böyle bir ayrım yapılması gerektiğini Cumhuriyeti ilanından sonra ifade etmiş, Cumhuriyetin de iç politikada Türk milliyetçisi, dış politikada ise Misak-ı Milli’yi benimsemiş Anadolucu olduğunu ifade etmiştir. Bu ayrıma rağmen Başbuğ Atatürk de kendi döneminde dış Türklerle bağını kesmemiş, Orta Asya Türkleriyle sosyokültürel ilişkilerin güçlenmesine de büyük önem vermişti. Başbuğ Atatürk bununla da yetinmedi. 1937’de Hatay’ı Türkiye topraklarına katarken, Musul ve Kerkük’ü de 1934’de Irak Genelkurmay Başkanı Bekir Sıtkı Paşa ve Başbakan Nuri Sait Paşa ile işbirliği yapıp Türkiye topraklarına katmaya çalıştı. Yine, 1937’de Türkiye İran Irak ve Afganistan liderliğinde Sadabad Paktı’nı hayata geçirdi. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 2006-2016 yılları arasında Türkiye’nin resmi dış politikası yapılan ve Ahmet Davutoğlu’nun teorize ettiği Neo Osmanlıcılık bataklığı ile karıştırmamak gerekir. Türkiye’nin dış politika da Orta Asya Türkleri ile Ortadoğu coğrafyası ile ilişkilerinin geliştirilmesi stratejisi, Panislamizm ve Pantürkizm politikalarıyla birbirine karıştırılmamalıdır.
3
13
142
13,057
Adem Taşkaya retweeted
TERÖRİSTBAŞI ÖCALAN'IN DİNLEMEYEN PKK, MAĞARALARI BOŞALTMIYOR! Yeniden çözüm sürecinde, PKK’nın silah bırakmasına dair güvenlik bürokrasisinin sunacağı rapor öncesinde gelişmeleri ve değerlendirmelerimi aşağıda paylaşıyorum. Terörü sonlandırmış, huzur ve barış içerisinde bir Türkiye hepimizin ortak hedefi. Ancak asla ve kati şekilde taviz verilmemelidir. Çünkü bugün terör örgütünün terörle elde etmeye çalıştığı sonuç kendisine adeta altın tepsiyle sunulacak olursa, bir süre sonra başkaca terör gruplarının da “Biz neden PKK gibi terörle istediğimiz sonuçları alamayalım ki?” diyerek ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. İşte bu yüzden “terörle müzakere edilmez, mücadele edilir” ilkesini hiç ama hiç akıldan çıkarmamak gerekir... Daha önce birçok kez dile getirdim: “Cumhur İttifakı, PKK için ‘Bütün silahları ve bütün mevzileri bırakırlarsa yasal adımlar atarız’ derken PKK ısrarla ‘Önce teröristbaşı Öcalan’a özgürlük ve statü ile teröristlere af ve yasal güvence’ istiyor.” Ve bu nedenle çözüm süreci tıkandı. Nitekim PKK elebaılarından Karayılan, geçtiğimiz günlerde açıkça “sürecin dondurulduğunu” ilan etmişti... Bu gelişme üzerine ekli paylaşımımda, “İzleyelim, ilk taviz adımını kim atacak? Cumhur İttifakı mı, PKK mı?” diye sormuştum... Derken çözüm sürecinin motor gücü Cumhur İttifakı ortağı Devlet Bahçeli’den hiç beklenmedik bir “yeni yol haritası” çıkışı geldi. Devlet Bahçeli alenen, “Bebek katili, teröristbaşı Öcalan’ın örgüt üstündeki etkinliğini artırmak için bir yapı inşa edilmeli; mahkumiyeti devam etmeli ve "sosyal statü" verilmeli,” dedi. Ancak halen süren tartışmalarda aşılamayan tıkanıklık ortadan kalkmış değil! Süreçteki tıkanıklığın aşılabilmesi için bir yandan DEM Parti çözüm süreci heyetinin teröristbaşı ile yeniden görüştürülmesi kararlaştırılırken diğer yandan da Bahçeli, teröristbaşı Öcalan’a “sosyal statü verilsin” açıklamasını yaptı. Ancak tıkanıklığın gerçekten aşılabilmesi için en önemli eşik hala, terör örgütü PKK’nın gerçekten silah bırakması ve üstlendiği mağaraları teslim etmesi. Fakat Cumhur İttifakı’nın tüm rica minnetine karşın ortada, PKK’nın odun ateşinde kazanda 30 silah dipçiği ve 30 palaska yakma şovu ile 47 PKK’lı teröristin Kandil’e geçmesinden başka hiçbir şey yok. Bir de hepi topu artık kullanmadığı için boşalttığı "7" mağara... Şimdi sırada beklenen gelişme ise önümüzdeki hafta sonuna doğru güvenlik bürokrasisinin vereceği “PKK’nın çözüm sürecinde silah bırakmaya dair attığı adımlar ile üstlendiği mağaralardaki mevcut duruma” dair rapor! Sunulacak bu rapor sonrasında yapılacak değerlendirmelere göre TBMM’de kararlaştırılan adımlar atılacak! Bugüne kadar adeta “çözüm sürecinin halkla ilişkiler çalışması” yapmışçasına, yandaş medyada açıkça sipariş üzerine yaptırıldığı belli olan haberlerle kamuoyuna “Terörsüz Türkiye süreci planladığımız gibi yürüyor” haberleri pompalanıp durdu. Kamuoyuna söylenen yalanlar inandırıcı olsun diye, yalan üstüne yalan haberlerle oluşturulmak istenen algıyla yol almaya çalışan Cumhur İttifakı iktidarının vardığı yer, terör örgütü PKK’nın geri adım atmadan sürdürdüğü pazarlıkta “bebek katili, teröristbaşına sosyal statü verilmesi” oldu! Ancak PKK, daha önce ilan ettiği gibi hala ileri sürdüğü şartlar yerine getirilmeden artık bir adım dahi atmıyor. Bugüne kadar “PKK’lılar, Kuzey Irak’ta TSK ve MİT’in belirlediği noktalara silahlarını bırakıp gidiyor. Şu ana kadar Süleymaniye ve diğer bölgelerde yaklaşık 830 savaşçı silah bıraktı. Ardından silahlar yine TSK ve MİT’in gözetiminde bulundukları yerlerde imha ediliyor,” şeklindeki yalan haberleri servis eden yandaş medya, güya “PKK’nın çekildiği bölgelerde üs, depo, hastane olarak kullanılan mağara ve sığınakların konum bilgilerini MİT ile paylaştı,” iddialarını da ortaya attı. Yandaş medyanın aynı haberlerin devamında güya “Sınırın Irak tarafında kalan benzer noktaların da boşaltılarak koordinatlarının Türk güvenlik birimlerine iletileceği, buralarda bulunan silah ve mühimmatın ise Irak merkezi ordusunun nezaretinde Türkiye’ye devredileceği” yönündeki iddiaları da servise sokuldu. Ancak gelin görün ki gerçekler hiç de yandaş medyada servis edilen yalan haberlerde olduğu gibi değil... PKK bugüne kadar tek bir silahını bile teslim etmediği gibi, ikinci çözüm sürecinin başından bu yana yalnızca 7 mağarasını boşalttı. Güvenlik bürokrasisinin önümüzdeki hafta sonuna doğru sunacağı raporun ne derece gerçeği yansıtacağı bilinmediği gibi, PKK’nın mağara örgütlenmesi ile terör örgütü mağaralarının son durumunun da raporda yer alıp almayacağı bilinmiyor. Çünkü PKK, Öcalan’ı dinlemedi! Örgüt, Öcalan’ın mağaraların boşaltılması isteğini yerine getirmedi. Hatta bebek katili, teröristbaşı Öcalan bu nedenle geçtiğimiz günlerde DEM Parti’nin yalanladığı ve ilk olarak surajans.com.tr tarafından yayımlanıp daha sonra kaldırılan, İmralı’da yapıldığı iddia edilen görüşme notlarında örgüte, mağaraların boşaltılması talimatını dinlemediği için sert bir çıkışta bulunduğu da kamuoyuna yansıdı. Öcalan, talimatını dinleyen örgüt yöneticilerine çıkışmasında açıkça, “Benim sabrımla oynamasın kimse artık. Şikeftlerin (mağaralar) boşaltılması meselesi gündemleştiriliyor, onun modu ve modası geçti artık, kapatın bu konuyu, onun bir şeyi kalmadı,” dedi. Ancak terör örgütü PKK, elinde kalan son 30 mağaradan sadece yedisini ki o da artık kullanmasının kendisi açısından ciddi bir tehdit ve tehlike oluşturması nedeniyle boşaltarak terk etti. Çünkü şanlı TSK bugüne kadar yalnızca Pençe-1 ve Pençe-2 operasyonlarında 433 mağara/sığınak; Pençe-3 ve Pençe-Kaplan’da 735 mağara/sığınak; Pençe-Şimşek’te 222 mağara/sığınak; Pençe-Yıldırım’da 246 mağara/sığınak yerle bir ettikten sonra PKK, artık fiziki ve coğrafi açıdan kendisi için güvenli olmaktan çıkan o 7 mağarayı boşalttı. Ancak PKK; elinde halen 2.200-3.000 metre yükseklikte kayalık yamaçlar ve vadilerle kaplı, oldukça sarp bir dağlık araziye sahip Kandil başta olmak üzere Kuzey Irak’ta Bradost ve Sidekan bölgelerinde mağaralarda varlığını sürdürüyor. Bu mağaralar ise tek tek değil, birbirlerine bağlı bir ağ halinde, PKK’nın daha da tahkim ederek güçlendirdiği sığınaklar, depolar ve geçiş noktaları ile yüzlerce oda ve dehlizden oluşuyor. İşte PKK’nın sözde teslim edeceği umulan silahları da burada saklanıyor. Bu mağaralar terör örgütünü hem hava gözleminden koruyor hem de uzun süre saklanmalarına olanak sağlıyor. Üstelik Türkiye’ye sızma ve geri çekilme imkanı da sunuyor. Yani terör örgütünün Bradost ve Sidekan mağaraları, PKK’nın ana üssü Kandil için bir geçiş noktası, ara üs niteliğinde. PKK’nın Kuzey Irak’taki Bradost mağaraları; derin vadiler, akarsular ve kalın orman örtüsüyle doğal olarak gizlenmiş, askeri hareketin oldukça zor olduğu bir coğrafya. Sidekan mağaraları ise Bradost’un doğusunda, daha engebeli ve patika sistemleriyle bilinen çok daha korunaklı bir bölge. Her iki bölge de PKK için ciddi bir doğal savunma oluşturuyor. Buradaki mağaraların sayısı tam olarak bilinmese de askeri istihbarata göre onlarca metre uzunluk ve genişlikte başta Şanidar ve Eşkewta Reş mağaraları olmak üzere tüneller bulunuyor. PKK bu mağaraları halen sığınak, hastane, okul, cephanelik ve lojistik üs olarak kullanıyor. Ayrıca bu mağaralar PKK tarafından mayın, tuzak ve ağır silahlarla daha da güçlendirilmiş durumda. Yani terör örgütü PKK’nın Kandil’deki ana üssü yolunda Bradost ve Sidekan mağaraları mutlaka aşılması gereken engellerdir! İşte bu yüzden PKK yönetimi, teröristbaşı Öcalan’ın “mağaraları boşaltın” talimatını dinlemedi. Örgüt, “Eğer yasal güvenceler sağlanmadan bu mağaralar teslim edilirse Kandil savunmasız kalır” gerekçesini ileri sürüyor. Ortaya çıktığı üzere, Cumhur İttifakı’nın “bütün silahları ve mevzileri bırakırlarsa yasal adımlar atarız” şartını kabul etmeyen PKK, “Önce Öcalan’a özgürlük ve statü ile teröristlere af ve yasal güvence” talebinde ısrar ediyor. Bu yüzden PKK, mağaraları bu koşullarda teslim etmiyor ve etmeyecek! Ancak atılacak adımları da belirleyecek olan, önümüzdeki hafta sonuna doğru güvenlik bürokrasisinin sunacağı “çözüm süreci ve PKK’nın silahsızlanması”na dair rapordur. Güvenlik bürokrasisinin sunacağı raporun gerçeği ne ölçüde yansıtacağının denetlenmesi ise bugünkü koşullarda mümkün değil. Bakalım, birlikte göreceğiz... Sunulacak rapor gerçekleri mi yansıtacak, yoksa Cumhur İttifakı’nın çözüm sürecine devam edebilmesi için temenniler ve görmezden gelmeler mi yer alacak?

Cumhur İttifakı, PKK için ‘bütün silahları ve bütün mevzileri bırakırlarsa yasal adımlar atarız” derken PKK ısrarla, 'önce teröristbaşı Öcalan'a özgürlük ve statü ile teröristlere af ve yasal güvence' istiyor... PKK sürecin dondurulduğunu 'resmen' açıkladı. İzleyelim, ilk taviz adımını kim atacak? Cumhur İttifakı mı PKK mı?
3
27
82
17,746
Geçtiğimiz ay ortasında teknik ve saha verilerine dayanarak uzun uzadıya, PKK'nın silah bırakmasına dair güvenlik bürokrasisinin sunacağı rapor öncesinde gelişmeleri ve değerlendirmelerimi paylaşmıştım. Sonrasında ise güya muhalif basının da çözüm sürecinde kamuoyunda oluşturulmak istenen algı için yalan haber servisine başladığını yine ayrıntıları ile açıklığa kavuşturduğum bir paylaşımda daha bulundum. Belirttiğim paylaşımlarımda duyurduğum, PKK'nın silah bırakmasına dair güvenlik bürokrasisinin sunacağı rapor, PKK'nın silah bırakmamak ve mağaralarını teslim etmemek için direnmesi nedeniyle planlanan tarihte açıklanamadı. PKK kaynaklarını takip eden herkesin göreceği üzere terör örgütü PKK, “Önce Öcalan’a özgürlük ve statü ile teröristlere af ve yasal güvence” talebinde ısrar ediyor. Cumhur İttifakı'nın "sosyal statü verilmesi ve yasal düzenlemeler yapılacağı" yönündeki açıklamaları da PKK'yı ikna etmiş değil. Yani PKK'nın sürecin dondurulduğuna dair açıklaması hâlâ geçerliliğini koruyor. Ancak kamuoyunda "Terörsüz Türkiye" sürecinde işler yolunda algısı oluşturmak için daha önce yandaş medya üzerinden sürdürülen çabalar, artık güya muhalif medya üzerinden tam gaz sürdürülüyor. Bugün de Nefes Gazetesi'nden Nuray Babacan imzasıyla hiçbir gerçekliği bulunmayan ve tamamıyla "temennilerden" ibaret, belirsiz kaynaklara dayalı açıklamalar üzerine kurgulanmış bir haber ile güya "Kriz aralandı, mağaralara giriliyor." başlığı altında, "PKK'nın elinde bulundurduğu 20'yi geçen mağaraların, silah ve mühimmatın teslimi sürecinin yeniden başladığı" bilgisi verildi. Tamamıyla gerçek dışı ve temenniden ibaret bir algı çalışması... PKK, ısrarla vurguladığı üzere önce Öcalan'a özgürlük ve statü ile teröristlere af ve yasal güvence olmadan elinde kalan son mağaraları ve silahları teslim etmiyor, etmeyecek. Şimdi anımsayın, hani terör örgütü ile pazarlık yoktu? Ve hiç aklınızdan çıkarmayın… Terörle müzakere olmaz, mücadele olur!
Şimdi de “güya muhalif basın” çözüm süreci yalan haberleri servisine başladı. Daha önce, "Şu ana kadar Süleymaniye ve diğer bölgelerde yaklaşık 830 savaşçı silah bıraktı. Ardından silahlar yine TSK ve MİT'in gözetiminde bulundukları yerlerde imha ediliyor," şeklindeki yalan haberleri servis eden yandaş medya, güya "PKK'nın çekildiği bölgelerde üs, depo, hastane olarak kullanılan mağara ve sığınakların konum bilgilerini MİT ile paylaştı," iddialarını da ortaya atmıştı. Ardından, "Sınırın Irak tarafında kalan benzer noktaların da boşaltılarak koordinatlarının Türk güvenlik birimlerine iletileceği, buralarda bulunan silah ve mühimmatın ise Irak merkezi ordusunun nezaretinde Türkiye'ye devredileceği" yönündeki yalanları da servise sokan yandaş medya 'çözüm sürecinde işler yolunda" algısını oluşturmaya çalışmıştı. Şimdiyse “muhalif medya”dan Barış Terkoğlu eliyle PKK'nın “güya P oranında silah bıraktığı yalanı" servise koyuldu. Gerçekte PKK tek bir silah bile bırakmış değil! Ortada var olan yalnızca ama yalnızca PKK'nın, odun ateşinde kazanda 30 silah dipçiği ve 30 palaska yakma şovu ile 47 PKK'lı teröristin Kandil'e geçmesi ile bir de hepi topu artık kullanamadığı için boşalttığı "7" mağara... Buna rağmen güya çözüm sürecinin başarıyla sürdürüldüğü algısını oluşturmak için 'sözüm ona' MİT kaynakları, PKK'nın bıraktığı silah oranının, henüz P bile olmadığını" Terkoğluna açıklamış! Kimse kimseyi kandırmasın, PKK şartları yerine getirilmesinde tek bir silahını bile bırakmayacağını bangır bangır bağırırken güya MİT'e dayandırılan yalan haberler ile sadece algı oluşturulmak isteniyor. Ve yazık ki, artık “muhalif medya” da kendisini buna alet ediyor...
2
21
300
15,034
Biz Türkler artık yazıtların, taşların, tabletlerin üzerinde tepinmek yerine, Türk’ün devletini yönetecek milliyetçi sistematiği oluşturmak zorundayız! Orhun’u biliyoruz. Göktürk’ü biliyoruz. Selçuk’u, Osmanlı’yı biliyoruz. Bunlar elbette gurur kaynağımızdır. Zaten Türk’ü dünya tanır, ispata ve tarihe yolculuğa gerek yoktur. Tarihle övünmek kavidir, şereflidir fakat bir milletin yalnızca geçmişiyle yaşaması, o geçmişin büyüklüğünü küçültür. Atalarımız sadece taş üzerine “Türk”yazan insanlar değildi, taşa yazdıklarını hayata geçiren insanlardı! Türk, artık taşı okumakla yetinmemelidir. Tarihi yazmak için kalemini ve aklını kuşanmalıdır.
5
26
173
13,222
Adem Taşkaya retweeted
Türkiye’de siyaset yapan bazı isimler, devletin ne olduğunu ve gücünün ne anlama geldiğini gerçekten kavrayabilmiş değil. Özellikle mesele dış bağlantılar zeminine kayarsa, bunun ne tür sonuçlar doğurabileceğini kestiremiyorlar; hatta çoğu zaman bunun farkında bile değiller. İnanılmaz. Biri bilmeyebilir, tecrübesi olmayabilir ama en azından bilen birileri ile çalışın -ki size yapmayın desinler. Bunlar başımıza iş açar desinler. Ama iş işten geçti.
19
46
417
21,066
İyi Geceler Büyük Türk Milleti 🇹🇷 3 Seçimdir topluma aday dayatan CHP’nin kaderi, Türk Milletinin kaderi değildir…
4
30
168
11,864
KILIÇDAROĞLU’NU 2023 CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ IÇIN TOPLUMA “DAYATAN” ÖZEL’İN OLDUĞU CHP, şimdi kendisine “dayanan” cisim ile uğraşmaya devam etsin. Diyet ödeyecek sizsiniz, biz değil!
5
10
112
13,776
Milliyetçi siyaset, AK Parti-CHP ikilisinin kapışması üzerinden değil, bu kapışmanın ürettiği siyasi boşluktan beslenmeliydi. İktidara payanda ve muhalefete payanda anlayışıyla bu sistematik gelişemez. AK Parti ve CHP arasındaki bu kavga, ideolojik olmaktan ziyade bir kültür savaşı ve güç mücadelesi şeklinde tezahür ediyor. Bu bitmek bilmeyen didişme, toplumun geniş kesimlerinde bir yorgunluk ve şu alanlarda büyük bir boşluk yaratıyor. Milliyetçiliğin, kontrollü milliyetçilik dışına çıkıp, "reaktif" tepki veren ve eklemlenen bir aktör olmaktan çıkıp, "proaktif" gündem belirleyen merkezi bir güç olması gerekir. Toplumun büyük bir kısmı ne katı bir sekülerizm dalgasına ne de muhafazakar politikalara tam olarak ait hissetmiyor. Kendini sadece "Türk" ve "vatansever" olarak tanımlayan bu kitle, malesef bu iki blok arasında sıkışıp kalıyor. İktidarın ya da ana muhalefetin açtığı tartışma konularının peşinden gitmek yerine, sığınmacı politikası, ulusal güvenlik, yerli sanayi ve sosyal adalet gibi doğrudan milliyetçiliğin kalbini oluşturan konuları ana gündem maddesi yaparak, Milliyetçiliği sadece semboller üzerinden değil işçinin, köylünün, Türk gençliğinin geleceğini koruyan sosyo ekonomik bir kalkınma modeliyle "sosyal milliyetçilik" doldurmak gerekir... Türk milliyetçileri artık AK Parti’nin yerli, milli, hain veya CHP’nin "ilerici, gerici yarılmalarını reddederek, Türk milletini kucaklayan ortak payda" söylemini inşa etmek zorundadır... Milliyetçi siyaset, başkalarının çizdiği oyun sahasında sadece taraf seçerek büyüyemez. Milliyetçi siyasetin gerçek potansiyeli, AK Parti'nin yıpranmışlığından kaçan sağ- muhafazakar seçmen ile CHP'nin çizgisinden rahatsız olan ulusalcı-vatansever seçmenin buluşabileceği, her iki bloktan da bağımsız "Milliyetçi-Merkez" bir çekim merkezi yaratmaktan geçer. Bu boşluk ancak ortaya güçlü ve özgün bir iddia koyulduğunda dolacaktır. Oda sizde yok zaten... Öylesine yazdım...
8
21
172
18,111
12 Eylül 1980 darbesinden sonra kapatılan CHP yerine Halkçı Parti ve Sosyal Demokrasi Partisi kurulmuştu. Erdal İnönü genel başkanlığındaki Sosyal Demokrasi Partisi, muhalefete ağırlığını koyunca iki parti 1985 yılında Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adı altında birleşti. SHP, her geçen gün oyunu artırmasını bildi ve 1987 milletvekili genel seçimlerinde yüzde 24,8 oy oranıyla 99 milletvekili kazandı. 1989 yılında yapılan mahalli seçimlere de SHP damgasını vurdu ve başta İstanbul Ankara İzmir olmak üzere birçok büyükşehir belediyesini SHP kazandı. 1991 milletvekili seçimlerine SHP'nin HEP ile ittifak yapması SHP içindeki Atatürkçü ve ulusalcı isimleri rahatsız etti. SHP, bu ittifakla birlikte yüzde 20,8 oy oranıyla 88 milletvekili kazandı ve DYP-SHP Koalisyon hükümeti kuruldu. SHP genel başkanı Erdal İnönü'ye karşı mücadele eden SHP genel sekreteri Deniz Baykal da 1992 yılında SHP'den ayrılıp yeniden CHP'yi kurunca SHP'nin milletvekili sayısı 88'den 49'a düştü. Aynı dönemde SHP'li belediyelerin de adı yolsuzluklarla anılmaya başlayınca SHP için yolun sonu göründü. 1993 yılında CB Turgut Özal ölünce, DYP genel başkanlığına ve Başbakanlığa Tansu Çiller getirildi. SHP genel başkanı Erdal İnönü de sağlık problemleri nedeniyle SHP genel başkanlığından ayrılınca SHP genel başkanlığına Ankara BBB Murat Karayalçın getirildi. Çiller - Karayalçın Koalisyonu 5 Nisan 1994 Ekonomi Kararıyla büyük yara aldı. 1994 yılında yapılan mahalli seçimleri solda ve sağdaki parçalı yapı nedeniyle RP'nin adayı Recep Tayyip Erdoğan kazanınca solda birlik söylemi hız kazandı. 1995 yılında SHP ile CHP, CHP çatısı altında birleşince SHP'de 10 yıl siyasi hayatta kaldıktan sonra tarihe karışmış oldu. Çiller - Baykal Koalisyon hükümeti de Çiller'in malvarlığı skandalından sonra Baykal'ın desteğini çekmesiyle sona erdi. 24 Aralık 1995 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerini RP kazanırken CHP ise yüzde 10,7 oy oranıyla 49 milletvekili kazandı. O dönemde solda birleşmeye katılmayan ve solu bölen adam olarak lanse edilen DSP genel başkanı Bülent Ecevit ise yüzde 14,7 oy oranı ile 76 milletvekili kazandı.
9
81
9,294