“Fenerbahçe tribününün deplasmanlarda rakibi yok, Kadıköy’de ise kötü.”
Son aylarda herkesin sürekli dile getirdiği bu söylem doğru mu? Birkaç kelam da ben etmek isterim.
Evet, doğru. Ama kısmen doğru ve netleştirilmesi gereken detayları var.
Fenerbahçe tribünleri deplasmanda “her zaman” iyiydi. Yani deplasman tribünü performansımız son senelerde artmadı. Ben 44 yaşındayım. Yaklaşık 30 yıldır tribündeyim. Deplasmanlarda hep çok iyiydik.
Peki biz Kadıköy’de hep mi kötüydük?
Kesinlikle hayır.
Bu konunun tartışıldığı her yerde defalarca söyledim, tekrar edeyim: Kadıköy’ün sorunu u oranda Maraton ve Fenerium alt katlardır.
Sahaya en yakın bu noktaların etkisizliği ve sessizliği, stadın geneline maalesef büyük oranda negatif etki etmektedir.
10 yıl önceki maç özetlerini açıp baktığınızda, özellikle Maraton alt tribünlerinin (kamera açısında daha çok gözüktüğü için) gerek tezahürat, gerek alkış, top rakipteyken ıslık, rakip korner ya da taç kullanırken üstüne çökme, hakemi ciddi baskı altına alma, rakibi ısınmaya dahi çıkarmama gibi agresif eylemlerini göreceksiniz.
Maraton altta, en pahalı blokta dahi özellikle derbilerde koltuğunda oturan kimseyi göremezdiniz.
Yıllarca Maraton alt kombinesi olan 70’li yaşlarındaki babam bunun en somut örneğidir. Her maç ayakta izlemekten dolayı dert yanar, eve yorgun gelirdi.
Futbolun endüstriyelleşmesiyle beraber
taraftarlık bilincinin ve aidiyet kültürünün zayıfladığı bu yeni düzenin belirleyicisi para oldu.
Özellikle Avrupa’da futbol kulüpleri artık altyapılarla ve tribün etkileriyle değil, parayı en verimli yönetenlerin başarılı olduğu birer “şirket” mantığına büründü. Statlar endüstriyel amaçlarla, birbirinin kopyası olacak şekilde inşa edilmeye başlandı. Türkiye de “Avrupalılaşma” refleksiyle geleneklerini hiçe sayarak futbolu bir eğlence aracına dönüştürmeye başladı.
Aziz Yıldırım’ın döneminde hızla ayak uydurduğumuz, Ali Koç döneminde de artarak devam eden bu ivme, maalesef bizi bugün tartıştığımız noktaya getirdi.
Artık “bazı” insanlar stada destek vermeye değil; satın aldığı hizmeti izlemeye, memnun ayrılmaya, memnun olmazsa da erken terk etmeye, oyuncuları ıslıklamaya gelen şımarık tavırlı bir kitleye dönüştü.
15 sene öncesine kadar rakiplerimizin ütopyası olan stadımızı bugünlerde beğenmeme furyası da bunun uzantısı aslında.
Bilet ve kombine gelirlerinin çok önemli olduğunun farkındayım. Ancak daha arabesk ve duygusal bakış açımla; ben stad kapasitesinin artmasına da karşıyım. O zaman tribünler daha da kötü olacak.
Mesele sadece kapasite değil. Fenerbahçe stadının eski halinde yanların büyük bir kısmının açık olduğu, önünde de atletizm pistinin olduğu o efsane maratonda neler yaptığımız ne ara unutuldu?
Statta kötü akustiği düzeltmeye yönelik çalışmalar yapılmalı. Bilet fiyatları daha erişilebilir olmalı. Tribüne bağırmaya, baskı kurmaya iştahlı insanlar çekilmeli. “Müşteri” mantığındaki seyircinin oranı azaltılmalı. Alt katlar yeniden oyunun içine sokulmalı. Tribün gruplarının iletişimi artmalı, egolar rafa kalkmalı, Okul Açık önderliğinde başlayacak tezahüratlara katılım sağlanmalı. Diğer tribünler sadece Okul Açık çok düştüğünde beste girmeli. Herkesin bildiği, tüm stadın aktif katılım sağlayabileceği tezahüratlar seçilmeli.
Kısa vadede atılabilecek adımların aksiyonunu alıp uzun vade için geniş katılımlı (yönetim-taraftar-gruplar vb) toplantılar yapılıp komiteler kurulabilir. Böylece kalan %’lik tribüncüler kaynaklı sorunlar da çözülebilir belki.
Fikirlerinizi yazabilirsiniz.