Siyasetin gündemi olan seçimle ilgili iki kritik şey var:
1) Varsayalım ki seçimde AKP 6 ve CHP @ oy alabilir. CHP, Mutlak Butlan sonrası yeni kurulan İstiklal Partisi ile bölündüğünde yaşlı seçmen zihinsel çelişki yaşayarak CHP logosuna mührü basacak. Bu şekilde 5 puanlık kayıp yaşanır. Sonuç olarak CHP @ yerine 5 oy alır ve AKP de 6 aldığında Kılıçdaroğlu görevini başarıyla yerine getirmiş olur.
2) Siyasetin gündemi partilerin savaşı, siyasetçilerin kişisel menfaatleri ve parti içinde ya da dışında hesaplaşmalarıyla gelişiyor. Oysa iktidar ve muhalefetin pozitif çatışması yalnızca milletin menfaatine olmalıdır. Bunun için de gerçek anlamda proje yönetimi uygulanmalıdır.
Proje yönetimi nedir ve nasıl çalışır?
Ülkenin tüm sorunları, ihtiyaçları ve hedefleri beyin fırtınası yöntemiyle teknokratlar tarafından tartışılır ve bulgular kamuya açık olarak halkın görüşüne sunulur ve anketle belirlenir. 100 yıllık planlar yapılır. Bu planlarda hedefler, kaynaklar, strateji, plan, program, takvim, denetim veya raporlama söz konusudur. Bu planların içinde mevcut durum, ideal yapı ve 100 yıl içerisindeki değişimin dinamik yapısının da öngörüldüğü sistematik bir ilerleme söz konusudur. Buna göre tarım, teknoloji, sanayi, eğitim, milli güvenlik, uzay, ekonomi, sağlık, deprem, barınma, nüfus vb. tüm konular birbiriyle bağlantılı şekilde çalışan bir sistem geliştirilir. Sonuç olarak böyle bir yapının siyasi parti ideolojisi ya da kişisel hesaplaşmalar gibi herhangi bir şekilde kimsenin keyfine bırakılmadığı bilinir. Seçimi kazanarak göreve gelen devlet görevlileri sadece halka hizmetle geçici görevlendirilen kişiler olarak programı uygular! Çünkü kimse ortak akıldan üstün değildir.
Türkiye'nin yaşadığı en büyük sorun yukarıda izah ettiğim yönetim yaklaşımının devlet, şirketler veya toplum için uygulanmamasıdır. Bunun öğrenilmesi, talep edilmesi ya da uygulanması önünde çıkarılan engeller arasında ekonomik krizler, futbol, magazin, bayram tatilleri veya sahte gündemlerle hedef saptırma sıralanabilir. Bir ülke bu şekilde günden güne eriyor.
Diyebilirsiniz ki "hocam, ülkede iktidar ya da şirketler tarafından hiç mi iyi bir şey yapılmıyor?" ve ben de şöyle yanıtlarım:
Türkiye'de Aselsan gibi harikulade başarılı şirketler var. Hükümetin başarılı olduğu işler de var. Ancak yönetim bilimleri yaklaşımıyla değerlendirdiğimde "bilgi asimetrisi" dediğimiz şey öne çıkar. Devletin ya da şirketlerin ortaya koyduğu performans yani etkinlik ve verimlilik incelendikten sonra yabancı ülkelerin hükümetleri, uluslararası örgütler veya küresel şirketlerin faaliyetleri incelendiğinde korkunç bir fark görüyoruz. Bu da eleştiri konusu oluyor.
Bunu anlamanız için tek bir örnek vereceğim: Hollanda'nın yüzölçümü Konya kadar ama dünyanın en büyük üçüncü tarım ekonomisine sahiptir. Bu malumatı sosyal medyada çok gördünüz. Ancak yüzölçümü ile kıyaslamak sizi kasten yanılmak amaçlıdır. Çünkü Hollanda bu başarısını kendi topraklarında üretim yaparak değil, uluslararası ticaret üzerinden sağlar. Peki Türkiye cennet bir vatan, yetişmiş işgücü ve her türlü imkanı olmasına karşın bir kilo ihracatına karşın ancak iki kilo domates alabiliyorsa burada korkunç sorunlar var demektir. Bu sorunlar ise kesinlikle yüz milyar dolar kaynağa ihtiyacımız olduğuyla ilgili değil, sıfır maliyetli yönetim bilimleri ihtiyacına işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle idarede görevli olanların korkunç bir bilim, deneyim, liyakat ve etik sorunu olduğunu gösterir.
Danışman isimli kitabımda bunların 20. yüzyıl başında ABD, İngiltere, Almanya, Fransa vs. ülkelerde nasıl sıfır maliyetle uygulanarak bugün dünyanın en güçlü ülkeleri olduklarını ve onların yolunu izleyerek Çin, Hindistan, Tayvan ve hatta Bangladeş, Vietnam gibi ülkelerin nasıl yarıştıklarını anlayabilirsiniz.
Son olarak şu önemli bilgiyi de eklemek istiyorum: Dünyada servet transferi ve yoksullaşma ciddi bir dalga olarak geliyor. Önümüzdeki birkaç yıl içinde on binlerce kişi yeni dolar milyarderi olacak ama bu serveti çaldıkları yüzlerce milyon kişinin sorunu yalnız onların şahsını değil, tüm dünyayı etkileyen büyük bir sorun olacak. Türkiye ise gelişmiş ülkelerin parlamentolarında bilim insanlarının ciddi araştırmalarına dayanan bunun gibi sürdürülebilirlik bilimi tartışmalarından bihaber şekilde içsel hesaplaşmalar ve kısır tartışmalar yürütüyor.