Güvercinler Neden Uçmadı?
BİR SİYASİ İNTİHARIN FOTOĞRAFI!
Bir savaş fotoğrafçısı için en zor an, vizörün ardında donup kalan o dehşetin, yıllar geçse de ruhundan silinmediğini anladığı o andır…
Zaman her zaman doğrusal akmaz; bazen tek bir saniyede durur, bir deklanşör sesiyle veya akıp giden sıradan bir görüntü ile yırtılır ve insanı otuz yıl öncesinin o en yaralı, en kanayan yerine fırlatır atar.
Gözünüzün önündeki manzara değişir ama kalbinize saplanan o şarapnel parçası hiç değişmez.
Bakarsınız, görürsünüz ve o an anlarsınız: Çektiğiniz şey sadece bir fotoğraf değil; bir halkın göz göre göre kurşuna dizilen, arkadan vurulan umududur...
Dün Ankara’da, o beton binanın önündeki görüntüyü izlerken etimin kavrulduğunu, kulaklarımda o hiç dinmeyen Saraybosna havan mermilerinin ıslığını duyduğumu hissettim..
Siyaset sahnesi, umudunu yitirmiş bu halk için upuzun, sonu gelmez bir Keskin Nişancı Caddesi "Sniper Alley” hattına dönüşmüştü.
Ve ben o caddeyi çok iyi tanıyordum...
Hadi gözlerinizi kapatın ve şimdi benimle o cehenneme gelin.
Sene 1993...
Saraybosna’da ölüm kokusu, sabah sisinden daha yoğundu.
Tepelerde pusuda bekleyen Sırp namluları altındaki o lanetli caddede, hayatta kalabilmek için Birleşmiş Milletler’in o beyaz, hantal zırhlı araçlarının arkasına sığınan çaresiz kadınları, çocukları çektim ben..
İnsanlar o beyaz araçların arkasında güvende olduklarını sanırlardı; oysa o araçlar kurşunları engellemez, sadece çaresizliği izler, statükoyu korurdu.
O caddede yürümek bir kumar, bir dosta inanmak ise bazen en büyük ölüm fermanıydı...
Dün Ankara’da kürsüye çıkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun elindeki o kafesi gördüğümde, içimdeki o fotoğrafçı yüzlerce küfür savurdu..
Bülent Ecevit’in asil mirasını, halkın o tertemiz "Ak Güvercin" umudunu taklit etmek için sahnelenen bu tiyatroda, doğa bile kürsüdekilerin sahteliğine isyan etti.
Güvercinler uçmadı...
Kanat çırpıp gökyüzüne, özgürlüğe süzüleceklerine; pençeleriyle insanların ellerine, kafes tellerine tutundular, korkuyla yere tünediler.
O an gözlerim doldu...
Çünkü o kuşlar, Saraybosna’da tepelerdeki namluları sezen, açık hedef olmamak için uçmayan o ürkek sokak güvercinlerinin aynısıydı.
Bosna’daki o beyaz BM araçları ne kadar yalan, ne kadar sahteyse; Kılıçdaroğlu’nun elindeki o uçmayan güvercinler de o kadar yapay, arkadaki büyük çöküşü gizlemeye çalışan birer zavallı figürandı.
Kuşlar bile bu asimetrik ihanet oyununun parçası olmayı reddetti..
Ve sonra, Kılıçdaroğlu o kapkara caddenin ortasına, yürekleri dağlayan o kelimeleri bir kurşun gibi fırlatı:
"Parti içindeki FETÖ’cüleri fark edemediğim için özür dilerim..."
İşte o an, Sniper Alley’de arkasına sığındığımız zırhlı aracın şoförünün, telsizden karşı tepelere sivillerin koordinatlarını verdiğini öğrendiğimiz o dehşet anıydı sanki..
Günlerce "Şaşıracaksınız, yer yerinden oynayacak" diyerek milyonları beklenti sisine boğan lider, meğerse kendi ordusunu arkadan vuran bir itiraf bombası hazırlamış..
Bu ülkenin meydanlarında cop yiyen, geleceği çalınan, adalet için kilometrelerce yürüyen o temiz insanların yüzüne bir ahlaki iflas vesikası fırlatıldı.
"Fark edemedim" demek, "Ben koltuğumu koruma derdindeyken, sizin canınızı emanet ettiğiniz kalenin anahtarlarını karanlık ellere peşkeş çektim" demektir..
Bu cümlenin hemen ardından yandaş medyanın Kılıçdaroğlu’na siper olması, onu öven manşetler atması içimi daha da acıttı.
Tıpkı Bosna’da katliamcıların, halkı oyalayan basiretsiz figürleri arkadan sinsice alkışlaması gibi...
Bosna da kendi evlatlarını açık hedef yapıp, karşı tarafın koruma kalkanına sığınmak siyasetteki en ağır ihanetti..
Bugün bize yaşatılanlara hiç birimiz isim bile koyamıyoruz!
Ama tam umut bitti, bu halk o kanlı caddenin ortasında yapayalnız ve çaresiz kaldı dediğim an, yüreğime su serpildi.
Göz yaşlarımın arasından, Ankara’nın ayazında dalgalanan o devasa insan selini gördüm..
Saraybosna kuşatılmışken, dünya bizi ölüme terk etmişken, o Keskin Nişancı Caddesi’nin karanlığından kurtulmanın tek bir yolu vardı: Umut Tüneli...
İnsanlar elleriyle, tırnaklarıyla yüzlerce metre devam eden yerin altını kazdı, o karanlık tünelin ucundaki ışık Saraybosna’yı hayata, ilaca, ekmeğe ve özgürlüğe bağlamıştı.
O tünel, ölüm çemberini yaran inancın adıydı…
Dün CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve ekibinin kitlesel bir inançla Anıtkabir’e doğru başı dik yürüyüşü, benim için o ölümcül caddeden çıkış arayan insanlığın modern Umut Tüneli’ydi..
Özel, Kılıçdaroğlu’nun o yapay, uçmayan kuşuyla ördüğü teslimiyet duvarını ve yandaşlarının manşetlerini bu yürüyüşle yerle bir etti..
Özgür Özel halkı o ölümcül caddede bırakmadı; aldı ve bu toprakların asıl kurtuluş tüneline, kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk’ün mutlak meşruiyet mevzisine taşıdı..
O yürüyüşteki her adım, yerin altından özgürlüğe açılan o ilk ışık hüzmesi gibiydi.
Özel, "Bu sözler hazır metinlerdir, iktidarın iftiralarını partiye taşıyorlar" diyerek, Kılıçdaroğlu’nu kendi hırsının karanlığında yalnız bıraktı ve halkın elinden tutup o tünelden çıkardı…
Görüntüyü kapatıyorum. Gözlerimi siliyorum. Masamdaki bu tarihi harekat raporuna kalbimin sessizce akan kanıyla şu notu düşüyorum:
Tarih, kendi ikbali ve koltuk sevdası için bir halkın gözyaşını, değişim arzusunu peşkeş çeken, "fark edemedim" diyerek kalenin kapılarını içeriden açanları asla affetmedi,
onları hiçbir zaman kahraman yapmadı..
Kılıçdaroğlu’nun dün elinde patlayan o sahte Ak güvercinli oyunu, bir geri dönüş hamlesi değil; toplumsal hafızanın en karanlık köşesine fırlatılmış bir iç sabotaj ve hazin bir siyasi intihar fotoğrafıdır...
Ama o fotoğrafın hemen yanında, şimdi yepyeni bir kare duruyor:
Bosna’nın Keskin Nişancı Caddesi'nin ağır ihanet ve ölüm kokan o korku dolu karanlığından başını kaldırıp, Mustafa Kemal’in meşruiyet tünelinden aydınlığa doğru inançla koşan milyonların,
yani teslim olmayı reddeden bir halkın o muazzam, inançlı, inatçı, umut dolu zafer yürüyüşü yer alıyor…
Savaş fotoğrafçısının Son Notu:
Bosna’da da, Ankara’da da gördüm ki; halkı açık hedef haline getiren sahte sığınaklar eninde sonunda çöker..
Ancak unuttukları bir şey var: Bir halkın umudu, tırnaklarıyla kazdığı o karanlık tünellerden bir kez ışığa kavuştu mu, hiçbir pusucu o ışığı bir daha söndüremez…
Ali ÖZOĞLU
31 Mayıs 2026