Futbol bazen insana oyundan daha fazlasını anlatıyor.
Bu akşam Freiburg – Aston Villa arasında oynanan UEFA Avrupa Ligi finalini, bana göre dünyanın en güzel ilk üç stadı arasına rahatlıkla girecek bir atmosferde izlerken; bir şehrin terbiyesini, insanların birbirine tahammülünü, hatta hayata bakışını yeniden görme fırsatı buldum. Açıkçası aklımda kalan şey maçtan çok tribünler oldu.
40 bine yakın insanın girdiği bir stad.
Final gecesi.
Büyük organizasyon.
Ama ne bir itiş kakış, ne gereksiz bir gerginlik, ne de o tuhaf telaş hissi vardı. İnsanlar belli ki maç izlemekten daha çok, güzel bir akşam yaşamaya gelmişlerdi. Futbolu hayatlarının merkezine koymadan, hayatın keyifli bir parçasına dönüştürmüşlerdi.
Freiburg taraftarı ise gerçekten etkileyiciydi. Maç boyunca hiç susmadılar. Gol yediler ama içlerindeki öfkeyi tribüne kusmadılar; daha çok aidiyetlerinin sesini yükselttiler.
Takımını sevmekle rakibine düşman olmayı aynı şey sanmayan bir futbol kültürü vardı stadyumda. Uzun zamandır tribünde bu kadar gerçek, bu kadar gösterişsiz ama güçlü bir enerji hissetmemiştim.
Maç öncesindeki görüntü de ayrı bir hikayeydi. Koltuklara bırakılmış bayraklarla oluşan koreografi, stadın ortasına bir buçuk dakikada kurulan o dev resim, iki tarafın da maç başlamadan birbirini bastırmaya değil eğlenmeye çalışması, hepsi farklı bir hikayeyi anlatıyor gibiydi.
Bir an durup düşündüm: Futbol aslında sahada oynanan oyundan ziyade bir tiyatro, bir festival, binlerce insanın birkaç saatliğine aynı hikayeye inanma hali gibiydi sanki.
En çok da maç sonunda etkilendim. Takımı kazansa da kaybetse de insanlar gecenin tadını çıkarmaya devam ediyordu. Çünkü bazı hayatlarda futbol, insanın hayatından çalan bir spor branşı olmaktan öte; hayatına eşlik eden bir eğlence olmuş.
Medeniyeti büyük laflarda aramaktansa, aynı anda binlerce insanın birbirinin keyfini bozmadan eğlenebilmesinde aramak daha doğru sanırım.
Futbolun geleceği belki daha hızlı oyundan ziyade; insanların tribünde birbirine rağmen değil, birlikte eğlenmeyi yeniden öğrenmesinde…