Üniversitede “Sınıfı Yönetimi” adlı dersimiz vardı. Dersin hocası ideal ve iyi bir sınıf olarak Hababam Sınıfı’ndan örnek vermişti. Orada zengin, orta halli, fakir; tembel, vasat, çalışkan; haylaz, uysal öğrenciler vardı. Bir sınıfın böyle farklı kişilerden oluştuğunu ve ideal ortamın böyle bir topluluk olacağını söylemişti. Ortada bir sınıf varsa sınıf bilincinin de olması beklenir. Türk toplumunda en büyük eksikliklerden birisi de sınıf bilincinin son derece zayıf olmasıdır. Örgütlü bir halkın önündeki en büyük engellerden, demokrasimizin sakat ve sağlıksız olmasının temel sebeplerinden biri de budur.
İşçi sınıfını ele alalım. Çoğu sendikasız veya sarı sendikalara üye. Aynı şekilde memurların çoğu da sarı sendika üyesi. Durum genel olarak böyle. Tam burada muktedirlerin “böl, parçala, yönet” stratejilerinin devreye girdiğini unutmamak gerekir. Sınıf bilincine sahip örgütlü bir toplum olmaması en çok ülkeyi yönetenlerin işine gelir. “Bunları bir araya getirmemek için bir çare...” denilen nokta ve işin can alıcı kısmı tam da burada. Bir araya gelindiğinde ve sımsıkı bir yumruk olarak kenetlendiğinde bir halkın önünde kimse duramaz. Hal böyle olunca birkaç yüz yıl öncesinin Mahmut Han gibi yöneticileri veya 21. yüzyılın zorbaları geceleri yatağında rahat uyuyamaz. Yıllarca korkuttuğu, baskıladığı, sömürdüğü halkı bir anda sarayının önünde görünce telaşa kapılır. Dünyanın bazı ülkelerinde örneklerini gördüğümüz gibi.
Attila İlhan bir yazısında "Sistem çünkü yurttaştan nefret eder; çünkü yurttaş hakkını arayan, hesap soran bilinçli bir sosyal birimdir; Sistem'in hoşlandığı ve çoğalmaya çabaladığı tip, ahmak ve gösteriş budalası tüketici tipidir; Özal ve sonrası, öğretimden çalışma hayatına kadar her alanda, bu amaca yöneldi; Türkiye bütünüyle politikadan soğutuldu, ama özellikle işçi sınıfı ve gençlik yozlaştırıldı." diye yazar.
Toplumun üzerinden bir silindir gibi geçen Amerikancı 12 Eylül 1980 darbesi ve darbecileri de böyle bir toplum yaratmayı amaçlamışlardı. Ne yazık ki büyük ölçüde başarıldı. Bugün emperyalizm ve işbirlikçileri halkı yozlaştırmaya, uyuşturmaya, parçalamaya devam etmekte. Yugoslavya’nın bölünme sürecindekine benzeyen bir süreci yaşıyoruz. Yetmez ama evetçi liberal yavşakların yıllarca bunu “Ulusalcı Paranoya! Sevr Paranoyası!” diye adlandırdıklarını, mercimek kadar beyinleriyle cumhuriyetçilerle dalga geçtiklerini asla unutmadık.
Bu yazımı yazmaya başladıktan sonra Cumhuriyet Halk Partisi genel merkezine polis zoruyla girildiğini ve ardından gelişen üzücü olayları gördüm. Özgür Özel’in parti binasından çıkıp meclise yürüyüşüne tanık olduk. 24 Mayıs 2026’dan sonra bence Türkiye’de siyaset eskisi gibi olmayacak. Tam da örgütlü bir halk konusuna değinmişken televizyondaki haberlerde ve sosyal medyada hangi görüşten olursa olsun sağduyu ve vicdan sahibi milletimizin bu duruma ne kadar tepki verdiğine şahit olduk.
Hababam Sınıfı’ndan bahsetmiştim hatırlarsanız. Eserin sahibi Rıfat Ilgaz’dan alıntı yapmadan olmaz. Sarı Yazma kitabında Tek Parti dönemini eleştirirken “Öyle bir dönemdi ki, cezaevine yemek getiren kişi, bir ay kalıyordu içeride, derdini anlatana kadar.” Burada özellikle 1944 yılını kastediyor. O meşhur “3 Mayıs 1944” davası ve sonrasındaki yaşananların olduğu yıl. Yani dönemin devlet erkanı sadece Türkçülere değil solculara da epey sıkıntı yaratmıştı. Rıfat Ilgaz, kitabın ilerleyen sayfalarında “Beraat etmek, ne olursa olsun bir başarıydı. Özgürlüğe kavuşma savaşı, nerede olursa olsun eylemlerin en insancasıydı. Özgürlüğü yitirmekte bile kurtuluş umudu gizliydi. Direnenlerin gücü bu gizli umuttan geliyordu işte.” der.