Murat Bey,
Bende nezaketiniz ve meseleyi ilmi bir zeminde tartışma gayretiniz için teşekkür ederim.
Ancak kanaatimce burada birbirinden ayrılması gereken birkaç husus bulunmaktadır.
Birincisi, Mecelle'de geçen bazı kaidelerin varlığı ile bunların Kuran ve Sünnette müstakil bir siyaset teorisi olarak yer alması aynı şey değildir.
Mecelle, neticede beşer eliyle hazırlanmış bir hukuk metnidir. Değerlidir, önemlidir, istifade edilir. Fakat Kuran değildir, Sünnet değildir ve vahiy değildir.
Bir hükmün Mecellede bulunması onun İslamın temel yönetim ilkelerinden biri olduğunu tek başına ispat etmez.
İkincisi, "iki zarar çatışırsa daha hafif olan tercih edilir" kaidesi ile "siyasi hayatta sürekli ehven-i şer uygulanmalıdır" sonucu arasında ciddi bir fark vardır.
Çünkü fıkıh kitaplarında geçen bu kaideler, genellikle zararların bertaraf edilmesiyle ilgilidir.
Ancak günümüzde birçok kişi bu kaideleri kullanarak mevcut siyasi seçeneklerden birini dini açıdan zorunlu veya meşru göstermeye çalışmaktadır.
Oysa burada cevabı verilmesi gereken soru şudur.
➖Bir tercih gerçekten ehven-i şer midir?
➖Yoksa birileri onu ehven-i şer olarak mı sunmaktadır?
Asıl ihtilaf da zaten buradadır.
Üçüncüsü, Hz. Yusuf As. örneğinin günümüz siyasi sistemlerine delil yapılmasını da problemli görüyorum.
Çünkü Hz. Yusuf'un kıssasında Allahın vahiy ile desteklediği bir peygamberden bahsediyoruz.
Bir peygamberin yaptığı tercihi, vahiy almayan insanların yaptığı siyasi hesaplarla aynı kefeye koymak usulen doğru değildir.
Aynı şekilde Hudeybiye Antlaşmasıda doğrudan vahyin gözetiminde gerçekleşmiştir. Sonradan büyük bir fethe dönüşen bu anlaşmayı, bugün herhangi bir siyasetçinin tercihleriyle kıyaslamak sağlıklı değildir.
Dördüncüsü ve benim asıl itirazımda buradadır.
Kur'an'da müminlere emredilen temel ilke, şerlerden birini seçmek değildir.
Temel ilke hakkı ayakta tutmak, adaleti tesis etmek, zulme meyletmemek ve Allahin indirdiğiyle hükmetmektir.
Kuranın dili sürekli olarak hayrı emretmek ve şerden sakındırmak üzerinedir.
Bu nedenle ehven-i şer kavramını, bazı zor ve istisnai durumlarda başvurulan fıkhi bir değerlendirme olarak anlamak mümkündür.
Fakat bunu ümmetin siyaset anlayışının merkezine yerleştirmek, bana göre Kuranın ortaya koyduğu asli hedefleri geri plana itmektedir.
Son olarak şunu ifade etmek isterim.
Ben "iki zarar arasında daha hafif olan tercih edilemez" demiyorum.
Benim itirazım, bu kaidenin zamanla bir yönetim felsefesine dönüştürülmesine ve her siyasi tercihin bu kavram üzerinden meşrulaştırılmasına yöneliktir ki öylede olmuştur ve olmaya devam ediyor.
Bu tür yaklaşımlar zamanla bir kılıfa dönüşebilir. Suret-i haktan görünen bazı kimseler, toplumun inancını, itikadını, ahlakını, adalet anlayışını ve manevi değerlerini fark ettirmeden aşındırır.
Çünkü tehlike çoğu zaman dışarıdan değil, senden gibi görünen, senin gibi namaz kılan, senin değerlerini savunduğunu söyleyen, lafta İslami, eylemde gayri İslami yapılar ortaya çıkar ve bizzat inançlı kadrolar eliyle bu yıkıma su taşınmış olur.
Zira tarihte, İslam coğrafyasında nice toplumlar, karşısındaki düşman tarafından değil, kendi içlerinden çıkmış, kendilerinden görünmüş (Arabistanlı Lawrence'ler gibi) fakat başka hesaplara hizmet eden kadrolar eliyle yönlendirilmiş ve aldatılmıştır.
Bu yüzden Müslüman için ölçü kişiler değil, hak ve adalettir.
Bakınız, Allahın kitabında müminlere öğretilen şey, sürekli olarak daha az kötüye razı olmak değil, gücü yettiğince hakkın, adaletin ve hakikatin yanında durmaktır.
Selam ve muhabbetle.