Bu farkı cinlerin bir insana musallat olması analojisiyle daha iyi anlayabiliriz: Bir cin, bir insanın bedenine girip onu konuşturduğunda, o insana "hayat" vermez; çünkü o insan zaten diridir. Cin sadece kendi sesini ve gücünü o şahısta zahir eder. "Buruz" da böyledir; mürşidin ruhu müridin içine girip reenkarnasyon yapmaz; sadece mürşidin kamil sıfatları müridin gönül aynasında bir "in'ikas" (yansıma) olarak belirir. Reenkarnasyon cansız bedene "can" vermeyi, Buruz ise diri kalbe "nur" vermeyi hedefler.
6. Hızır (A.S.) ve Ruhun Şekle Bürünme (Temessül) Yeteneği
Hızır Aleyhisselam'ın farklı zamanlarda bir fakir, bir hasta veya bir yardımcı suretinde görülmesi, reenkarnasyon değil; "temessül" (surete bürünme) hadisesidir. İmam-ı Rabbani Hazretleri'nin belirttiği üzere, Hızır (A.S.) Ruhlar Alemi'ndedir ve Allah’ın izniyle ruhaniyeti bir anda pek çok yerde farklı şekillerde maddeleşebilir.
Bu, bir sesin aynı anda binlerce kişi tarafından duyulması gibi bir "yayılım" ve "tecellidir." Ruh, aslı itibarıyla mekansız olduğu için, Allah izin verdiğinde madde aleminde geçici olarak şekle bürünebilir. Bu durum, yeni bir bedende bebek olarak doğup yaşamak demek olan reenkarnasyonla hiçbir şekilde ilişkilendirilemez.
7. Sonuç: Kalbin Aynasını Kime Tutmalı?
Mürşid-mürid bağı, fiziksel bir beraberliğin çok ötesinde, ruhsal bir frekans uyumudur. Velilerin vefatından sonraki tasarrufu, müridin "İnsibah" (boyanma) sırrına ermesi ve mürşidinin kamil sıfatlarıyla "boyanması" ile gerçekleşir. Manevi seyr-ü süluk, aslında bu kalp aynasını dünya pasından temizleyip ebedi nurlara karşı sabitlemekten ibarettir.
Şimdi bir düşünelim: Bizler kendi kalp aynamızı hangi karanlıklara veya hangi nurlara karşı tutuyoruz? Aynada yansıyan bizim kendi karanlığımız mı, yoksa bir Mürşid-i Kamilin "Kibrit-i Ahmer" misali o nadide nuru mu?