Filter
Exclude
Time range
-
Near
Kim misafir kim ev sahibi tartışılır! Ayının evinin ortasına sofra kurmuşlar 😄
🌲 Tunceli Munzur Vadisi Milli Parkı'nda doğayla iç içe piknik yapan bir grup, beklenmedik bir misafirle karşılaştı. 🐻Halvori mevkisinde aniden ortaya çıkan dev bozayıyı gören piknikçiler, güvenlik amacıyla masayı bırakıp uzaklaştı. 🎥Masadaki yiyecekleri iştahla yiyen bozayının rahat tavırları ise cep telefonu kamerasına yansıdı.
1
Credo, não sei qual a graça nele. É literalmente uma broto de planta em uma incubadora, e diga-se passagem, ele sempre foi um dos piores lançadores kkkkkkk tomara q sofra rework junto do remodel
Okunmamanın verdiği en güzel şey yazma cesaretidir :) Eski bir yazı ama hala iş görür sanırım... Madenci Romantizmine bir de böyle bakın. ŞEHİT DEĞİL, ÖLDÜRÜLENLER Madencinin Kara Defteri ve "İş Şehitliği" Mitinin Sonu Yerin Altındaki Karanlık, Yerin Üstündeki Yalanlar: Maden, Şehitlik ve Sömürünün Coğrafyası Yeryüzü ile yeraltı arasındaki sınır yalnızca jeolojik bir katman değildir; modernitenin kendi bilinçdışıyla kurduğu tekinsiz bir araftır. Yeryüzü rasyonel aklın, devletin, hukukun ve görünür olanın sahnesidir. Yeraltı ise bu sahneyi ayakta tutan enerjinin, bastırılmış şiddetin ve sessizliğin mekânı. Kömür bu iki dünya arasındaki köprüdür: toprağın derinliklerinde biriken milyonlarca yıllık çürümenin, yeryüzünü ısıtan ve aydınlatan bir güce dönüşmesi. Ama bu dönüşüm kendiliğinden olmaz. Modern dünya, yeraltının karanlığını yukarı çıkarabilmek için insan bedenini bir kaldıraç olarak kullanmak zorundadır. İşte tam burada kömür madenciliği teknik bir iş kolu olmaktan çıkar; insanın yeraltıyla, ölümle, iktidarla ve kendi cinsiyetiyle hesaplaştığı derin bir varoluşsal tiyatroya dönüşür. Madenci cephede düşman kurşunuyla ölmüyor. Onu öldüren şey kaçak metan sensörü, iptal edilen havalandırma projesi, taşeron sözleşmesi, denetimsizlik ve "kader" denilen ihmal zinciridir. Batı, daha 1946'da kömürün arkasındaki borç köleliğini, şirket kasabalarını ve grev hakkını bir şarkıyla tüm dünyaya haykırdı. Türkiye ise hâlâ mezar taşlarına "şehit" yazarak suçluları "kader" cümlesiyle aklıyor. Türkiye'de madencilik üzerine üretilen söylem yıllardır iki ideolojik tuzağın kıskacında can çekişiyor. Bir yanda sağ siyasetin metafizikleştirici "şehitlik" estetiği; öbür yanda sol anlatının hapsolduğu melankolik "kara elmas arabeski." Bu ikisi taban tabana zıt görünür ama madenciyi kendi tarihsel ve politik öznelliğinden koparma noktasında trajik biçimde birleşir. Sağın anlatısında madenci, kaderine rıza gösteren ve ölümüyle devleti kutsayan ruhanî bir figürdür. Solun anlatısında ise sömürünün çamuruna batmış, sürekli acı çeken, yalnızca bir mağduriyet posteri işlevi gören pasif bir kurban. Oysa madenci ne göksel bir rızanın askeridir ne de edilgen bir acı nesnesi. Sağ için şehit, sol için poster; ama her iki halde de onun eti, kemiği, öfkesi ve yurttaşlık hakları bu estetik örtülerin altında görünmez kılınıyor. Bu yazı bir ağıt değil, bir dava dosyasıdır. Yeraltının Psikolojisi ve Kömürün Metafiziği Yeraltı, insanlık tarihi boyunca tekinsizliğin, bilinçdışının, suçun, günahın ve cehennemin simgesel coğrafyası oldu. Toprağın derinliklerine inmek, yaşayanların dünyasından kopup gölgelerin krallığına adım atmaktır. Bu derinlik madencinin psikolojisinde bir yarılma yaratır. Yeryüzünde sıradan bir baba, bir eş, bir köylü olan insan, asansör kafesiyle aşağı indirildiğinde kendi biyolojik varlığını her an çökebilecek bir tavanın, sızabilecek bir grizunun, aniden patlayabilecek bir yangının insafına bırakır. Bu da onu sürekli "ölümle burun buruna yaşama" haline sürükler. Yeraltının karanlığı yalnızca ışıksızlık değildir; geleceğin belirsizliğiyle, her an yutulma korkusuyla yoğrulmuş ontolojik bir karanlıktır. Bu karanlıkta çıkarılan kömür ise modernite için sıradan bir yakıt olmanın ötesinde, dinsel ve metafizik anlamlarla yüklenir. Kömürün karası elektriğe ve sanayiye dönüşürken, bunun bedeli olan emek sürekli bir "fedakârlık" retoriğiyle kutsanır. Madenciye biçilen "yerin altına inen fedakâr adam" rolü neredeyse mitolojik bir kahramanlık düzeyine çıkarılır. Ama bu ruhanîleştirme derin bir çelişkiyi gizler: aynı toplum, yerin altındaki madenciyi peygamberane bir sabırla kutsarken, yerin üstünde ona düzgün ücret vermez, güvenceli bir ortam sunmaz, onu sosyal güvencesizliğe mahkûm eder. Metafizik burada yeryüzündeki sömürünün üstünü örten dinsel bir tül işlevi görür. Modern dünyanın büyük kısmı zaten aç insanların sırtında yükseldi. Fabrikalar, demiryolları, savaş gemileri, çelik kuleler, neon şehirler. Hepsinin altında aynı siyah tortu vardı: kömür. Sanayi devriminin gerçek rengi gri değil, kapkara bir siyahtı. Buhar makinelerinin içinde yalnızca enerji değil, binlerce insanın ciğeri yanıyordu. Yerin Altındaki Cumhuriyet: Kömür, Şehitlik ve Ölümün Estetiği Batı, sanayileşme sürecinde kendi yarattığı vahşi sömürü düzenini ve insani maliyetini sanatında doğrudan ifşa etti. Bunun en güçlü örneği, Kentucky kömür madencilerinin yaşamını anlatan ve işçilerin nakit yerine yalnızca şirket mağazasında geçerli fişlerle ödenerek borçlandırıldığı düzeni anlatan bir şarkıdır. Şarkının söylediği şey çıplaktır: adam on altı ton kömür çıkarır, karşılığında bir gün daha yaşlanır ve borca biraz daha batar; ölmeye bile hakkı yoktur, çünkü ruhunu şirket mağazasına borçludur. Burada madenci, borç sarmalında ezilen ama durumunun sınıfsal ve ekonomik sınırlarının tamamen farkında olan rasyonel bir yurttaştır. Sömürünün üstüne en ufak bir metafizik tül örtmeden haykırır. Türkiye'de ise madencinin trajedisi her zaman estetik ve şiirsel bir tevekkülle sarmalandı. Bu toprakların en bilinen dizelerinden biri bunu berrak biçimde gösterir: Zonguldak'ın deresi kapkara akar, ama bu yüz karası değil kömür karasıdır; ekmek parası işte böyle kazanılır. Bu dizeler madenciye duyulan derin bir hürmetin ürünü olsa da yapısal bir sömürüyü ve güvencesizliği "ekmek parası kazanmanın onurlu, kaçınılmaz yolu" olarak sunarak doğallaştırır. "Yüz karası" ile "kömür karası" arasında kurulan o uysal, trajik kafiye, madencinin yeraltına indirilmesindeki sınıfsal şiddeti görünmez kılar. Amerikan madencisi "ruhumu şirket mağazasına borçluyum" diyerek sömürüyü ilan ederken, Türk madencisinin diline dolanan "vatan sağ olsun" ya da "ekmek parası", ölümü rasyonalize eden birer teslimiyet cümlesine dönüşür. Biri sömürüyü ifşa ederek yurttaşlaşır; diğeri ölümü kutsayarak kurbanlaştırılır. Ulus-Devletin Görünmeyen Mezarlığı: Osmanlı ve Cumhuriyet'te Mükellefiyet Türkiye'de kömür hiçbir zaman yalnızca piyasada alınıp satılan bir enerji kaynağı olmadı; bizzat ulus-devletin inşasının, modernleşmesinin ve egemenliğinin kurucu harcı oldu. Osmanlı'nın son döneminde donanmanın kömür ihtiyacını karşılamak, demiryollarını işletmek ve yerli sanayiyi kurmak için Ereğli kömür havzası askeri bir disiplinle yönetildi. 1867'de yürürlüğe giren Dilaver Paşa Nizamnamesi bu zorunlu çalışma rejiminin ilk resmi belgesidir. Nizamname bölge köylülerini madende çalışmaya zorunlu kılarak emeği militarize etti, yeraltını devletin doğrudan denetim alanına çevirdi. Gitmek istemeyen ya da firar eden köylüler askere alınıp askeri statüde zorla çalıştırıldı. İlk mükellefiyet denen bu düzen 21 yıl fiilen uygulandı ve bu süreçte sayısız insan can verdi. Cumhuriyet bu zorunlu çalışma mirasını devraldı ve "milli kalkınma" ile "enerji bağımsızlığı" söylemiyle daha da derinleştirdi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, 1940'ta çıkarılan 3780 sayılı Milli Korunma Kanunu'yla ilan edilen "İkinci Mükellefiyet" dönemi bu militarist emek rejiminin zirvesidir. Köylerinden jandarma zoruyla toplanan, kaçtıklarında yakalanıp madene geri sevk edilen yoksul köylüler, bıyığı terlememiş çocuklar, ocaklarda can veren küfeci çocuklar; hepsi ulus-devletin kalkınma hamlesinin görünmeyen kurbanlarıdır. Kaçan işçilerin sevk giderlerinin bile kendilerine ödetildiği bu ağır rejim resmen 1947'de bitse de fiilen 1960'lara kadar sürdü. Kömür bu anlamda Türk modernleşmesinin harcını oluşturan bir nekropolün kurucu maddesidir. Yeryüzünde parıldayan fabrikalar, hızla giden trenler, aydınlanan şehirler; hepsi yeraltına zorla sürülen ve bedenleri kömürle bütünleşen binlerce insanın sessiz mezarlığı üstüne kuruldu. Yeraltına İndirilen Sınıflar ve Erkeklik Ritüeli Kömür madenciliği yalnızca sınıf ilişkileri üzerinden okunamaz; dünyadaki en yoğun cinsiyetlendirilmiş emek alanlarından biridir. Ocaklar, kadının yeraltına girmesinin yasal ve kültürel olarak engellendiği, tamamen erkek bedeninin kas gücüne ve dayanıklılığına dayalı aşırı maskülen alanlar olarak tasarlandı. Bu, madenciliği bir meslek olmaktan çıkarıp erkekliğin en radikal biçimde ispat edildiği, sınandığı ve üretildiği bir ayine dönüştürür. Bugün bile maden mühendisliği okuyan az sayıda kadının sahada karşılaştığı "bir kadın bunu yapabilir mi?" şüphesi, madenin erkek egemen sınırlarını koruma arzusunun yansımasıdır. Türkiye'de madencilik ile erkeklik ilişkisi; taşra patriarkası, askerlik kültürü ve kadercilikle harmanlanıp tekinsiz bir sessizlik sözleşmesine dönüşür. Eve "ekmek getiren" erkek, her an çökebilecek tavanın altında çalışırken korkusunu ve acısını bastırmak zorundadır; çünkü erkek olmak, madenin karanlığı karşısında susarak ölme becerisidir. Askerlikteki hiyerarşi ve mutlak itaat kültürü, ocaktaki çavuş-işçi ilişkisine ve devlet-sermaye otoritesine eklemlenir. Aile baskısı ve taşra muhafazakârlığı madencinin önüne başka bir yaşam alternatifi koymaz. Soma'da ya da Amasra'da yaşanan facialardan sonra hayatta kalanların ya da kurban yakınlarının ilk refleksinin "ekmek parası" ve "başka iş yoktu" olması, bu sınıfsal çaresizliğin taşra patriarkasıyla nasıl mühürlendiğini gösterir. Maden, erkek çocuklarının hızla yaşlandırılıp babalarının kaderine ortak edildiği bir geçiş törenidir. Bu topraklarda madene yalnızca işçiler değil; yoksulluğun ve taşra erkekliğinin sessiz sözleşmesiyle mühürlenmiş erkek çocukları da indirildi. Kafeste Paranteze Alınan İnsan ve Göçüğün Nörolojik Yankısı Asansör kafesi sarsılarak aşağı indiğinde madenci için yalnızca jeolojik bir alçalma başlamaz; bu kafes, modernitenin insanı vahşice paranteze aldığı bir andır. Madenci aşağı inerken yeryüzündeki tüm varoluşsal katmanlarını yukarıda bırakmak zorundadır: babalığını, kocalığını, köylülüğünü ve en önemlisi rasyonel bir yurttaş olma bilincini. Sistem o karanlık galerilerde insana ait ne varsa askıya alır ve madenciyi kazma sallayan bir kola, sızan gazı koklayan bir buruna, yani saf bir hayatta kalma dürtüsüne indirger. Yerin altı, modern endüstrinin insanı kendi özünden soyup yalnızca üreten ve nefes alan biyolojik bir nesneye çevirdiği tekinsiz laboratuvardır. Sağın ve solun o çok sevdiği estetik maskeler, tam da bu paranteze alma eyleminin yarattığı vahşeti gizlemek için tasarlanmıştır. Ama bu parantezin yarattığı şiddet, yeryüzüne dönüşte kafeste bırakılamaz; madencinin sinir sistemine kazınmış kalıcı bir travma haritası olarak eve taşınır. Göçüğün sesi yeraltında yankılanan bir gürültü değil, zihnin derinliğinde hiç susmayan bir alarmdır. Madenci eve döner, sofra kurar, çocuklarını öper, kapıyı kilitler; ama kulağı hâlâ tünellerdeki sinsi çatlamaları, ani basınç değişimlerini, kaçak metan dedektörünün sessizce devre dışı kalışını işler. Yüzeyde "güvenli" sayılan her köşe aslında yeraltının gölgesini taşır. Madenci için yeryüzüne dönüş coğrafi bir yer değiştirme değil, zihinsel bir sürgünün başlangıcıdır. Ve bu sürgün, resmi raporlarda "psikososyal risk" diye geçiştirilen, aile hekimliğinde "stres" diye reçetelenen, sendika masalarında tamamen görünmez kalan yapısal bir yaradır. Bu içsel çöküş ne sağın kutsadığı "fedakâr şehit" imgesine sığar ne solun estetiklediği "kara yazılı kurban" figürüne. İki söylem de madencinin eve taşıdığı o sağır edici sesi bilerek görmezden gelir; biri onu kaderin emrine ram olmuş ruhanî bir yiğitliğe, diğeri tarihsel sömürünün edilgen ve sessiz tanığına dönüştürür. Oysa gerçek bu iki illüzyonun da ötesindedir: göçüğün kafadan çıkmaması mistik bir kader ya da romantik bir trajedi değil, doğrudan teknik ve idari ihmallerin nörolojik yansımasıdır. Havalandırma projesi iptal edildiğinde, kaçış yolu kâr hırsıyla daraltıldığında, denetim raporları sümen altı edildiğinde madencinin beyni bu vahşeti "kaçınılmaz" olarak kodlamaya zorlanır. Sistem ölümü normalleştirirken işçinin zihnini de bu normalleştirmenin hizmetine koşar. Eve dönen adam aslında yeraltının organik bir uzantısıdır; sofrada otururken bile tavanın çökme ihtimalini hesaplayan bu zihin, bireysel bir kırılganlık değil, yapısal bir şiddetin beden üzerindeki kalıcı izidir. İşte bu yüzden madencinin kafasındaki sarsıcı yankıyı susturmak için ne dikilen soğuk anıtlar yeter ne yazılan naif şiirler. Susturulması gereken şey madencinin kafasındaki yankı değil; onu doğuran denetimsizlik, taşeron zinciri ve "kader" diyerek sorumluluktan kaçan o ikiyüzlü siyasi dildir. Madencinin eve taşıdığı göçük sesi, aslında toplumun ortak vicdanına sarsıla sarsıla çalan kolektif bir alarmdır. Her çatlama iptal edilen bir yaşam standardıdır; her yankı görmezden gelinen bir mühendislik raporudur; her sessiz çığlık, "iş cinayeti" diye adlandırılamayan o bilinçli hukuk boşluğudur. Gerçek mücadele bu sesi işçinin kafasından silip onu uysallaştırmak değil; o sesi tüm çıplaklığıyla üreten sömürü sistemini parçalamaktır. Çünkü bu sessizlik sözleşmesi mutlak değildir; parantez her zaman içeride biriken öfkenin basıncıyla yeryüzüne doğru patlamaya gebedir. Bu toprakların tarihi, uysal bir tevekkülle ya da melankolik bir mağduriyetle malul değildir; yerin altından yeryüzüne püsküren muazzam kırılma anlarına da tanıktır. 1991'deki Büyük Zonguldak Yürüyüşü'nde olduğu gibi: yüz bin madenci o sessizlik sözleşmesini ve kafalarındaki göçük sesini birer manifestoya dönüştürüp Ankara'ya yürümeye başladığında, tiyatro biter, saf hakikat başlar. O yürüyüş, işçinin kendine biçilen kutsal rıza elbisesini ve melankolik kurban posterini elinin tersiyle itip gerçek bir politik özne olarak kamusal alana çıkışıdır. Madenci, yüzündeki kömür karasını ve zihnindeki göçük yankısını bir mağduriyet nişanı olarak değil, egemenlerin yüzüne çarpılacak siyasi bir irade olarak taşıdığı an kendi sözünü üretir. O sahnede artık ne devletin itaatkâr neferidir ne entelektüellerin ağıt nesnesi; haklarıyla ve öfkesiyle yeryüzünü yeniden kurmaya gelen kurucu bir yurttaştır. Ta ki yeraltına inen adam eve döndüğünde yalnızca yorgunluğunu değil mutlak güvenliğini de getirsin; ta ki göçüğün sesi bir travma değil, tarih kitaplarında "önlenebilir ihmal" diye geçen sınıfsal bir dipnota dönüşsün. Modern Bir Nekropol Olarak Maden: İktidarın Kanlı Bilançosu Sistemin yeraltında kurduğu bu ontolojik ve nörolojik şiddet, nihayetinde birer modern nekropol olan Soma ve Amasra gibi yerlerde en vahşi karşılığını bulur. Egemenliğin en radikal ifadesi yalnızca yaşamı düzenlemek değildir; kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar verme gücüdür. Bu güç, belirli nüfusları sistematik olarak ölüme terk ederek, onları yaşayan birer ölüye çevirerek ve birer ölüm dünyası yaratarak egemenliğini sağlamlaştırır. Bu mercekten bakıldığında Türkiye'deki maden ocakları, ölüm üzerinden işleyen modern kapitalist iktidarın en çıplak mekânsal tezahürleridir. Buralar hukukun bilinçli olarak askıya alındığı, denetimin yapısal bir körlükle işlevsizleştirildiği, insan bedeninin yalnızca çıkarılacak kömür tonajına indirgendiği birer istisna mekânıdır. Madenci, kafese bindiği andan itibaren her an patlayabilecek bir grizunun ya da çökebilecek bir tavanın gölgesinde fiilen bir yaşayan ölüye dönüştürülür. Bu ölüm dünyalarının kusursuz işletilmesi, din, devlet ve sermayenin yeraltında kurduğu karanlık ittifak sayesinde mümkündür. Sermaye, küresel piyasada rekabet edip kâr marjını korumak için iş güvenliği yatırımlarını birer ayak bağı, birer saf maliyet olarak görür ve asgariye indirir. Devlet, bu denetimsizliği yasaları gevşeterek, ihale şartnamelerini esneterek ve taşeronlaşmanın önünü açarak bürokratik düzeyde meşrulaştırır. Din mekanizması ise bu organize şiddetin sonucunda can veren bedenleri "şehitlik" söylemiyle kutsayarak toplumsal muhalefetin gazını alır. Tıkır tıkır işleyen bu ittifak, sömürgeci bir ölüm ekonomisi üretir. Bu ekonomide ölüm teknik bir aksaklık, öngörülemeyen bir kaza ya da trajik bir şanssızlık değildir; üretimin en başında rasyonel biçimde kabul edilen, maliyet tablosuna eklenen sıradan bir üretim girdisidir. Bu mantığın Türkiye'nin yakın tarihindeki bilançosu, bir cezasızlık kültürünün kanlı kronolojisidir. 7 Mart 1983'te Zonguldak Armutçuk'taki grizu patlamasında 103 işçi can verdiğinde de sistem aynı refleksle çalışıyordu; 7 Şubat 1990'da Amasya Yeni Çeltek'te metan sıkışması ve ardından gelen yangınla 68 işçi yerin altında bırakıldığında da. Bu coğrafyanın hafızası, 3 Mart 1992'de Zonguldak Kozlu'da 263 madencinin hayatına mal olan o tarihin en büyük grizu katliamıyla sarsıldı. Aradan geçen onlarca yıla, değişen hükümetlere, teknolojik devrimlere ve yazılan onca mevzuata rağmen 14 Ekim 2022'de Bartın Amasra'da 41 madencinin yine aynı kör grizu patlamasıyla can vermesi tesadüfi bir talihsizlik değildir. Armutçuk'tan Kozlu'ya, Yeni Çeltek'ten Amasra'ya uzanan bu çizgide değişen tek şey ölenlerin isimleridir; ölüme terk etme mekanizması ve o ölüm dünyasını üreten egemen irade tıpatıp aynı kalmıştır. Bu yüzden, maden gerçeğini bu tarihsel kronolojiden ve sömürü üçgeninden kopararak ele alan her türlü sağ muhafazakâr tevekkül ya da sol melankolik ağıt, bu kanlı bilançonun suç ortağıdır. 1983'ten 2022'ye uzanan bu ölümler silsilesi, toprağın altına gömülen binlerce canın birer istatistik ya da "fıtrat" cilvesi olmadığını, aksine planlı birer politik tercih olduğunu kanıtlar. Madencinin eti ve kemiği üstünde yükselen bu sanayi düzeni, kendi bekasını işçinin mutlak sessizliğine ve ölümün kutsanmasına borçludur. Ama bu hafıza kayıtlara geçmiştir. Kozlu'nun, Armutçuk'un, Yeni Çeltek'in ve Amasra'nın yeraltında kalan yankısı, sağın kutsal anıtlarına da solun fetişleştirdiği mağduriyet posterlerine de sığmayacak kadar büyük bir sınıfsal öfkenin ve dava dosyasının ta kendisidir. Mesleklerin Nekropolü: Hukuk Dışına İtilen Çalışan ve Genelleştirilmiş Şiddet Bu topraklarda madencinin ölümü bir noktadan sonra kolektif bilincin suçluluk duygusunu sıvayan zihinsel bir kayganlaştırıcıya dönüşür. Toplum yerin altındaki vahşeti "kader" ya da "çile" diye yuttukça ölümün kendisi normalleşir; bu normalleşme de yerin üstündeki tüm meslek gruplarını bir av sahasına çevirir. Artık meslekler rasyonel birer üretim ya da hizmet alanı değil, insan bedeninin politik iktidar ve toplumsal histeri tarafından esir alındığı birer ceza sahasıdır. Çalışanın bedeni işlevinden koparılıp ideolojik bir simgeye indirgendiği an, ortaya çarpıcı bir figür çıkar: bu ülkenin emekçisi artık çıplak bir hayattır. Kutsal sayılan ama hukukun dışına itilen, herkes tarafından öldürülebilen ama ölümü bir cinayet bile sayılmayan o çıplak hayat. Ne tam yeryüzündedir ne yeraltında; ne eyleyen, konuşan, dünyayı değiştiren bir özne olabilir ne de huzurlu bir inzivada. Sistem onu yasal korumanın dışına fırlatmış, toplumun önüne çiğnemesi için atılan bir "hizmetkâr" posasına çevirmiştir. Bu hukuk-dışına-itme operasyonunun arkasında sağın köleleştirici biat kültürüyle solun uyuşturucu emek tapıncı trajik bir işbirliği yapar. Sol, emeği ve çalışmayı rasyonalize edip sürekli kutsadıkça, sistemin çarklarına çomak sokma iradesini, yani dinlenme ve direnme hakkını işçinin elinden alır. İşçiyi sürekli "çile çeken, üreten, onurlu fukara" olarak fetişleştiren bu romantizm egemenlerin işini kolaylaştırmaktan başka işe yaramaz. Çünkü bu emek tapıncı işçinin insani sınırlarını, dinlenme hakkını ve hayatta kalma talebini buharlaştırır; onu ya "mutlak bir kurban" olmaya ya da o kurbanlık rütbesine bile erişemeden silinmeye mahkûm eder. Yaşarken hakkını arayan, dinlenmek isteyen, itiraz eden işçi sistemin gözünde bir "hain"dir; ancak can verdiğinde, o sol melankolinin ve sağ riyakârlığın üzerinde tepinebileceği kullanışlı bir kurban postuna dönüşebilir. Bu kurban etme mekanizması madenin zifiri karanlığından çıkıp yerin üstündeki tüm kamusal alanı enfekte etti. Bugün Türkiye'de mesleğiyle özdeşleşen herkes o genelleştirilmiş şiddetin potansiyel hedefidir. Acil serviste sabaha kadar nöbet tutarken bir hasta yakınının kurşunuyla yere serilen doktor; sınıfta cehaletle ve liyakatsizlikle boğuşurken bir velinin ya da öğrencinin hışmıyla can veren öğretmen; sokağın tüm pisliğini temizleyen çöpçü; lüks masaların arkasında üç kuruş bahşiş için aşağılanan garson; evdeki dört duvar arasında erkeğin mülkü sayılıp her gün sokak ortasında katledilen kadın. Hepsi aynı tezgâhın, aynı cezasızlık kültürünün hedef tahtasındaki figürlerdir. Toplum bu insanları kendi konforunu sağlayan köleler olarak kodlamıştır; dolayısıyla onlara uygulanan şiddet, egemen aklın gözünde "hizmetkârın haddini bildirilmesi" olarak rasyonalize edilir. Sonuçta madenden doktora, öğretmenden kadına uzanan bu şiddet sarmalı münferit cinayetler ya da toplumsal cinnet anları değildir; baştan aşağı politik, yapısal ve bilinçli bir imha rejimidir. İktidar ve onun uysallaştırdığı güruh, kendi çaresizliğini ve öfkesini, hukukun korumasından çıkarılan bu çalışan bedenleri çiğneyerek deşarj eder. Bir doktorun öldürülmesiyle bir madenin göçmesi, bir öğretmenin bıçaklanmasıyla bir kadının katledilmesi aynı sistem hatasının, aynı sömürü arsızlığının çıktılarıdır. Bu çürümeyi durdurmanın yolu, meslekleri kutsal fedakârlık ayinleri olarak pazarlamayı bırakmaktır. Çalışan ne devletin uysal neferidir ne toplumun fetiş nesnesi; can güvenliği, onuru ve hakları mutlak olan rasyonel bir yurttaştır. Bu çıplak gerçeği egemenlerin ve bu histerik toplumun yüzüne sarsıla sarsıla haykırmadığımız sürece, bu coğrafya mesleklerin ve bedenlerin devasa bir mezarlığı olmaya devam edecek. Kavramsal Çerçeve Metnin gövdesinden çıkarılan, argümanı besleyen kaynaklar ve kavramlar: "Sixteen Tons" (Merle Travis, 1946). Kentucky kömür madenlerindeki borç köleliği (debt bondage) ve truck system: işçinin nakit yerine yalnızca şirket mağazasında geçerli fişlerle (scrip) ödenip borçlandırılması, şirket kasabası düzeni. Metinde "ruhumu şirket mağazasına borçluyum" temasının kaynağı. Orhan Veli Kanık, "Yol Türküleri". Zonguldak deresi ve "yüz karası değil kömür karası" dizeleri; sömürünün "onurlu ekmek parası" olarak doğallaştırılmasının örneği. Edmund Husserl — epoché (paranteze alma / askıya alma). Madencinin kafeste yeryüzüne ait varoluşsal katmanlarının askıya alınıp salt hayatta kalma dürtüsüne indirgenmesi. Achille Mbembe — nekrosiyaset (necropolitics). Kimin yaşayıp kimin öleceğine karar verme gücü; "yaşayan ölü" (living dead) ve "ölüm dünyaları" (death-worlds) kavramları; madenin bir ölüm dünyası olarak işletilmesi. Giorgio Agamben — Homo Sacer / çıplak hayat (bare life). Kutsal sayılan ama hukuk dışına itilen, öldürülmesi cinayet sayılmayan beden; çalışanın çıplak hayata indirgenmesi. Hannah Arendt — vita activa, eylem, politik özne. İşçinin kurban/şehit konumundan çıkıp kamusal alanda eyleyen kurucu bir yurttaşa dönüşmesi; Büyük Zonguldak Yürüyüşü okuması. Paul Lafargue — "Tembellik Hakkı". Emek tapıncına karşı dinlenme ve direnme hakkı; solun "onurlu fukara" fetişinin eleştirisi.
38
Yüksel Güneş retweeted
De Lucca markasıyla çocuklara yönelik olarak satışa sunulan patlayan şekerli kakaolu fındık kreması içeriğinde; Sofra şekeri, Glikoz şurubu, Malik asit, Karbondioksit, Fındık aroma vericisi ve Çikolata aroma vericisi gibi bileşenler bulunduğu görülüyor. gidadedektifi.com/gonderiler…
9
41
211
14,891
Replying to @capulcu_simo
Sofra bezi kreasyonu mu
6
Vc é um filho da puta nojento, tomara que sofra muito na vida ainda seu lixo
1
8
Replying to @siyahsancakx
İmmmm sofra güzelmiş
29
Nadia Monteiro retweeted
Eu gosto demais dela. Com todo esse discurso decolonialista impregnado, imagino o tanto de ódio que ela não sofra online. Uma mulher africana que recusa todo o discurso pronto vitimista. Muito maravilhosa.
10
140
951
13,232
Replying to @Caddebebegi
bence mütevazi bir sofra kurun :D
101
Engin Yaman🥇🇹🇷🥇 retweeted
Bir sofra kurulmuş ki halil İbrahim adına, ortada bir tencere boş mu dolu mu bilen yok.. #Bursa #pazartesi Adalete Muhtaç Ettiniz #StajyerinÇırağınHakkınıYediniz
16
14
116
🧩 Bu kelimeyi bulabilir misin? 📏 8 harf 🔍 İpuçları: • ZEYTİN • sabah öğünü • serpme sofra Bugünün bulmacasında 41 kelime daha seni bekliyor 👉 connect42words.com/tr #connect42words #MutfakZinciri
🔻İskender Bayhan’dan Mercedes İşçilerine Dayanışma Çağrısı: “Taşeron İşçilerin Mücadelesi Hepimizin Mücadelesidir” 🔻EMEP İstanbul Milletvekili İskender Bayhan, Mercedes Otobüs Fabrikası’nda çalışan taşeron temizlik işçilerinin yaşadığı sorunlara dikkat çekerek hem Mercedes yönetimine hem de fabrikada çalışan metal işçilerine çağrıda bulundu. Yaklaşık 200 taşeron temizlik işçisinin Sofra/Compass Grup ve Euroserve bünyesinde asgari ücret düzeyinde ücretlerle, ağır iş yükü, baskı ve mobbing altında çalıştığını belirten Bayhan, bu işçilerin fabrikanın üretim ve işçi sağlığı açısından vazgeçilmez bir görev üstlenmelerine rağmen ikinci sınıf muamelesi gördüğünü ifade etti. Temizlik işçilerinin farklı fabrikalara gönderilmeye zorlandığını, fazla mesai dayatmalarıyla karşı karşıya kaldığını ve fazla mesai ücretlerinin dahi eksik ödendiğini aktaran Bayhan, işçilerin sağlık sorunlarına rağmen ağır koşullarda çalıştırıldığını vurguladı. Geçtiğimiz günlerde düzenlenen fabrika pikniğinde temizlik işçilerinin etkinliğe katılmalarının engellendiğini, piknik sonrasında ise temizlik yapmakla görevlendirildiklerini hatırlatan Bayhan, bunun açık bir ayrımcılık olduğunu söyledi. Temizlik işçilerinin taleplerinin son derece meşru olduğunu belirten Bayhan, “Taşeron değil kadrolu çalışma, insanca yaşanacak ücret, eşit ve onurlu çalışma koşulları, fazla mesai ücretlerinin eksiksiz ödenmesi ve mobbingin sona erdirilmesi işçilerin en temel hakkıdır” dedi. Bayhan açıklamasında Mercedes’te çalışan metal işçilerine de seslenerek taşeronlaştırmanın yalnızca temizlik işçilerinin değil bütün işçilerin sorunu olduğuna dikkat çekti. MESS sözleşmeleri sonrasında ücretlerin enflasyon karşısında eridiğini, vergi yükünün ve hayat pahalılığının tüm işçileri etkilediğini ifade eden Bayhan, kadrolu ve taşeron işçilerin ortak talepler etrafında birleşmesi gerektiğini söyledi. “Temizlik işçilerinin kadro talebi ile metal işçilerinin insanca ücret ve vergi adaleti talebi aynı mücadelenin parçalarıdır” diyen Bayhan, Mercedes işçilerini taşeron temizlik işçilerinin haklı mücadelesiyle dayanışmaya çağırdı. Bayhan, “İşçilerin birliği patronların taşeron düzeninden büyüktür. Mercedes işçileri güvenceli çalışma, eşit haklar ve insanca yaşanacak ücret için birleşmelidir. Taşeron işçilerin kadro talebi haklıdır ve bu mücadelede onların yanındayız” ifadelerini kullandı. HabereGel-Ankara
1
68
Luan retweeted
O tipo de crueldade que eu desejo que ela sofra é papo de assustar o capeta
1
21
Replying to @iambordooje
O zaman senle bi sofra kurup ne var ne yok hepsini şapur şupur yiyelim🤭
1
1
2
Replying to @darkhumour_5
Kızın üstündeki kumaştan bizim sofra örtüsü var kenarı biyeli.
1
26
İstanbul'un kalbinde, güne eşsiz bir manzarayla başlayın... Galata Kulesi'nin tarihi silueti ve Haliç'in huzur veren manzarası eşliğinde hazırlanan Ev Kahvaltısı, zengin içeriği ve özenle seçilmiş lezzetleriyle kahvaltı keyfini unutulmaz bir deneyime dönüştürüyor. Taze peynir çeşitleri, reçeller, sıcak lezzetler, çıtır ekmekler ve demli çayın eşlik ettiği bu özel sofra, sevdiklerinizle paylaşacağınız en güzel anlara ev sahipliği yapıyor. ✨ 📍 Cemile Sultan Liman Hanı Restoran 🍳 Ev Kahvaltısı 🌉 Galata ve Boğaz manzarası eşliğinde #cemilesultanlimanhanı #cemilesultan #limanhanırestoran
6
Ercan Şahin 🍉 retweeted
Bahsi geçen ürün Litvanya'da üretilerek ülkemize ithal ediliyor. Ürün içeriğinde; Sofra şekeri, Glikoz şurubu, Glikoz-fruktoz şurubu,  oranında tereyağı, %2,5 oranında kaymak, Kıvam arttırıcılar, emülgatörler ve kanola yağı ile içeriği beyan edilmeyen aroma verici bulunuyor.
Algida'nın boykottan kaçmak için markasını gizleyerek Türkiye'ye özel olarak üretmeye başladığı Oando markalı ürünler bir içerik üreticisi tarafından denendi. "Asla almayın, ucuz bir tat." @AlgidaTurkiye @UnileverTurkiye
11
152
649
60,363