Önce temel atalım (gemini yardımı ile)
Jean-Paul Sartre:
1- Varoluş özden önce gelir
2- İnsan özgür olmaya mahkumdur
1- Varoluş özden önce gelir
İnsan önce var olur:
** Dünyaya fırlatılırız, sahnede beliririz. Başlangıçta insan "hiçbir şey"dir, boş bir levhadır. Önceden belirlenmiş bir karakteri veya misyonu yoktur. Sonra özünü kendi yaratır:
** İnsan ancak yaşarken yaptığı seçimler, eylemler, aldığı kararlar ve inandığı değerlerle kendi "özünü" (kim olduğunu, karakterini, hayatının anlamını) bizzat kendisi inşa eder. Doğduğunda "iyi", "kötü", "cesur" veya "korkak" değilsindir; yaptıklarınla o kişiye dönüşürsün.
Yani insan, **kendini nasıl yaparsa öyle olan** yegane varlıktır.
2- İnsan özgür olmaya mahkumdur
Jean-Paul Sartre'ın "İnsan özgür olmaya mahkumdur" sözü, varoluşçu felsefenin temel taşlarından biridir ve kısaca şu anlama gelir:
Neden "Mahkum"? Çünkü dünyaya gelmeyi, nerede ve hangi koşullarda doğacağımızı biz seçmedik. Bu hayata kendi irademiz dışında, adeta "fırlatıldık".
Neden "Özgür"? Dünyaya geldikten sonra ise bizi bekleyen önceden yazılmış bir kader, ilahi bir senaryo veya sabit bir "insan doğası" yoktur. Sartre'a göre "varoluş, özden önce gelir." Yani insan önce dünyaya gelir (var olur), sonra yaptığı seçimlerle kim olacağını (özünü) tamamen kendisi belirler.
Sorumluluğun Ağır Yükü: Kader, burçlar, aile travmaları veya toplum gibi bahanelerin arkasına saklanamayız. Madem tamamen özgürüz, o halde hatalarımızdan, mutsuzluğumuzdan ve hayatımızın gidişatından yüzde yüz oranında tek başımıza sorumluyuz.
Peki sorumluluğun ağır yükü demek mutsuzluk mu demektir, yani yukarıdaki araştırmayla çelişir mi Sartre?
Aksine birbirini mükemmel şekilde tamamlar. Bunu şu üç temel kavramla açıklayabiliriz:
1. "Varoluşsal Bunaltı" Mutsuzluk Demek Değildir
Sartre özgürlüğün insanda "bunaltı" (anksiyete/kaygı) yarattığını söylerken, klinik bir depresyondan veya mutsuzluktan bahsetmez. Bahsettiği şey, uçurumun kenarında durduğumuzda hissettiğimiz o baş dönmesidir. Hayatınızın tüm direksiyonunun sizde olduğunu fark etmenin getirdiği o ilk şok ve ürpertidir. Ancak bu şoku atlatıp direksiyonu sıkıca kavradığınızda (araştırmanın bahsettiği 'kendi eylemlerini seçme' durumu), bu kontrol hissi size devasa bir tatmin ve yaşama sevinci verir.
2. "Sahici" (Otantik) Yaşamanın Ödülü
Bahsettiğiniz alıntı, "kişinin kendi çıkarlarıyla uyumlu eylemleri özgürce seçmesinin ödüllendirici olduğunu" söylüyor. Sartre'ın felsefesindeki en büyük ideal tam olarak budur: Sahicilik (Authenticity).
Sartre'a göre insan, kendi değerlerini ve kurallarını kendi yaratmalıdır. Dışarıdan dayatılan ahlakı veya kaderi reddedip, tamamen kendi iradesiyle kendi yolunu çizen insan "sahici" insandır. Sahici yaşamak zordur ama kişinin kendi eseri olan bir hayatı yaşaması, araştırmanın da söylediği gibi doğası gereği en büyük ödüldür.
3. Kurban Psikolojisi (Kötü İnanç) Mutsuz Eder
Bu durumu tersinden düşünelim. Sartre, özgürlüğünden kaçan, "Benim elimde değil, kaderim böyle, ailem yüzünden böyleyim" diyen insanların "Kötü İnanç" (Mauvaise Foi) içinde olduğunu söyler. Kötü inanç, insanın kendini bir nesneye, rüzgarda savrulan bir yaprağa indirgemesidir. Psikoloji de bugün tam olarak bunu söyler: Kendini çaresiz, kurban ve kontrolsüz hisseden (özgür iradesi olmadığına inanan) insanlar depresyona ve mutsuzluğa en yatkın kişilerdir.
Kısacası: Sartre'ın bahsettiği yük, direksiyonda olmanın sorumluluğudur. Kaza yaparsanız suçu yola veya arabaya atamazsınız, bu ağırdır. Ancak araştırmanın söylediği gibi; arabayı kendi istediğiniz yere sürüyor olmanın verdiği haz ve mutluluk, o sorumluluğun ağırlığına katlanmanın tek ve en güzel yoludur.