Çocuk İşçiliğinin Ortadan Kaldırılması, Çocukların Sağlıklı Gelişim Hakkının Korunması Açısından Temel Bir Toplumsal Sorumluluktur
12 Haziran, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından 2002’de çocuk işçiliğine dair farkındalığı artırmaya yönelik Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü olarak ilan edilmiştir.
Çocuk işçiliği çocuğun yaşına uygun olmayan, eğitimini engelleyen, sağlığına ve gelişimine zarar veren her türlü ekonomik faaliyeti kapsamaktadır ve tüm dünyada; onların ruhsal, bilişsel, bedensel gelişimlerini tehdit eden en büyük sorunlardan biri olmaya devam etmektedir.
ILO verilerine göre, dünyada 160 milyon çocuk işçi bulunurken; Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, Türkiye’de 2019 yılı itibariyle 5-17 yaş grubunda 720 bin çocuk ekonomik faaliyetlerde yer almaktadır ve yaz aylarında okulların kapanmasıyla çalışan çocuk sayısı 3 milyonu bulmaktadır. Çocuk işçiliği tarım, hayvancılık, sanayi, hizmet sektörü, sokakta çalışma ve ev içi görünmeyen emek gibi farklı alanlarda ortaya çıkmaktadır. 5-14 yaş arasındaki çocuk işçilerin çoğunluğu; tarlada, sokakta, şantiyelerde ve atölyelerde güvencesiz şekilde çalışırken; 15-17 yaş grubunda çocuk işçiler ise kent merkezlerinde sanayi, inşaat ve hizmet sektörlerinde istihdam ediliyor.
TÜİK’in son yayımladığı çocuk işgücü istatistiklerine bakıldığında 2006 yılından 2020 yılına doğru ailesinin yanında çalışan çocukların oranı düşerken, başkasının yanında yevmiyeli çalışan çocuk sayısının arttığını görüyoruz.
Çocuk işçiliği ekonomik bir sorun olmanın ötesinde bir halk sağlığı sorunudur. Kapitalist sömürü düzeni içinde düşük ve orta gelirli ülkelerde yaygın olmakla birlikte göç, savaş, iklim krizi ve ekonomik eşitsizlikler nedeniyle artık yüksek gelirli ülkelerde de görünür hale gelmiştir.
Çocukların erken yaşta çalışmaya başlamaları; okula devamsızlıklarınave okul terklerine yol açmaktadır. Bu da çocuğun bilişsel gelişimini, benlik algısını ve geleceğe yönelik beklentilerini olumsuz etkilemektedir. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verilerine göre, bugün Türkiye’de ortaöğretim kademesinde 1,5 milyona yakın çocuk örgün eğitimin dışındadır.
Diğer yandan Türkiye’de meslek liseleri, çıraklık sistemi ve özellikle Mesleği Eğitim Merkezleri (MESEM) kapsamında yürütülen işyeri temelli mesleki eğitim uygulamalarının yapısal niteliği, yasal çerçevesi ve fiili işleyişi incelendiğinde dikkat çeken bir tablo ortaya çıkmaktadır. Öğrenciler “öğrenen” konumundan hızla “ucuz işgücü” konumuna kaymakta, okul destekli istihdam mekanizmaları bazı sektörlerde çocuk işçiliğinin fonksiyonel bir türüne dönüşmekte ve bu dönüşüm hem eğitim hakkı hem de iş sağlığı ve güvenliği açısından çok boyutlu sonuçlar yaratmaktadır. 3308 sayılı kanun ile düzenlenen çıraklık/aday çıraklık statüsü her ne kadar öğrencilere sigorta ve belirli koruyucu hükümler sağlıyor görünse de; bu statünün iş hukuku kapsamındaki işçi statüsü ile arasındaki farklar, özellikle iş güvencesi, denetim yoğunluğu, işveren yükümlülükleri ve çalışma saatlerinin izlenmesi bakımından öğrencilerin fiilen işçiden çok daha az koruma altında olmasına yol açmaktadır. Bu durum da sahadaki işlevsel pratiğin eğitimden ziyade üretim temelli bir modele kaymasını teşvik etmektedir.
Tehlikeli koşullarda çalışma ve eğitimin aksaması, çocuklarda hem beden hem ruh sağlığı açısından birbiriyle bağlantılı ve derinleşen bir dizi risk yaratmaktadır.
Genel olarak çocuk işçiler, çalışmayan akranlarına kıyasla daha yüksek oranda depresyon ve anksiyete belirtileri göstermektedir. Çalışan çocuklarda umutsuzluk, değersizlik, suçluluk duyguları ve sürekli kaygı belirtileri yaygındır.
Çalışan birçok çocuk; ruh sağlığı üzerinde uzun süreli etkilere yol açan sömürüye, duygusal zorbalığa, istismara ve güvensiz çalışma koşullarına maruz kalır. Sürekli cezalandırılma veya yaralanma korkusu, çaresizlik ve kaygı duygusu yaratır. Özellikle tehlikeli işlerde ve sokakta çalışan çocuklar istismar ve şiddete daha çok uğramakta, bu durum travma sonrası stres bozukluğuna yol açabilmektedir.
Kronik ve toksik stres çocuklarda planlama, karar verme, duygu düzenlemesi gibi işlevlerden sorumlu beyin bölgelerini olumsuz etkilemekteve bu da çocukların kaza geçirme riskini artırmaktadır. İSİG Meclisi verilerine göre; 2024 yılında 71 çocuk işçi iş kazasında ölürken bu sayı, 2025 yılında 94’e ulaşmıştır.
Çocuk işçiliği, çocuklara yetişkin sorumluluğu yüklediği için özgüven gelişiminde de sorunlara yol açar. Yaşıt iletişimi ve eğitimden mahrum kalmak, sosyal izolasyona neden olur. Akran ilişkilerinde zayıflama, okuldan uzaklaşma, istismara açık hale gelme ve toplumsal dışlanma gibi sosyal etkiler, psikolojik sorunları derinleştiren bir döngüye neden olur.
Çocuk işçiler, yeterli beslenme, hastayken bakım görme gibi temel bakım alanlarında da belirgin ihmal yaşamaktadır. Aile içi şiddete maruz kalma, madde bağımlılığı riskini artırmakta ve intihara karşı psikolojik dayanıklılığı zayıflatmaktadır. Tüm bu etkenler dürtüsellik, saldırganlık ve suça sürüklenme riskini de arttırmaktadır ve çocuk işçiliğinin yol açtığı ruhsal sorunlar erişkin dönemde de etkilerini sürdürmektedir.
Çocuk işçiliği ile mücadele, yalnızca ekonomik politikalarla değil; çocuk ruh sağlığı, eğitimi, sosyal politikaları ve sosyal hizmetleri kapsayan bütüncül yaklaşımlarla ele alınmalıdır. Sadece çocukların değil, ülkenin de geleceğini etkileyen çocuk işçiliğine karşı TTB Okul Sağlığı Çalışma Gurubu olarak mücadelemizi sürdürürken; çocukların sağlıklı gelişimleri için gerekli eşit, nitelikli ve ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetine erişimlerinin, bilimsel ve güvenli eğitim ortamlarının hayati önemini bir kez daha vurguluyoruz ve ekliyoruz:
Her çocuğa nitelikli okul ve eğitim, çocukluk çağında değilse ne zaman?
Türk Tabipleri Birliği Okul Sağlığı Çalışma Grubu
👇
ttb.org.tr/kollar/okulsaglig…