İslamcı Parti'nin, yani merhum Erbakan çizgisinin iktidarı, Batılı müttefikleri ve NATO'yu tedirgin etmişti. Yükselen İslamcı siyasetin önünü kesmek mümkün görünmüyordu. Milliyetçi, muhafazakâr ve İsrail karşıtı bir parti risk teşkil ediyordu.
28 Şubat döneminde postmodern darbe ile Erbakan iktidarı sona erdirildi, yerine klasik sağ ve sol sistem partilerinden oluşan bir koalisyona ülke teslim edildi. Ancak tehlike geçmiş sayılmazdı; halk içten içe kaynıyordu. Her an bir halk darbesi gerçekleşebilirdi. Ekonomi allak bullak olmuştu. İslamcı siyasetin tabanı ve memnuniyetsiz halk kitlesi gittikçe genişliyordu.
Dünya Bankası adına ekonomiyi teslim alan Kemal Derviş ekonomiyi rayına sokmaya başlasa da ideolojik kutuplaşma, dindar-laik ikileminde gittikçe artıyor, uçlar belirginleşiyordu. Erbakan ve hukuki darbeyle görevden alınmış İstanbul Belediye Başkanı Erdoğan siyaset yasaklısıydı.
Dünya hâkimleri ve ittifak ortakları bu tehlikenin farkındaydı. Onlara göre marjinal Erbakan çizgisinden uzaklaşmış, liberal muhafazakâr ve onlarla uyumlu bir iktidar halk tabanını sakinleştirebilir, tehdit oluşturmadan ülkeyi yönetebilirdi. Üstelik adına "ılımlı İslamcı yönetim" dedikleri model tüm İslam dünyasına örnek olabilirdi.
Ama özel bir şartları vardı. Kürtlerle çatışmalar bitirilmeli, hak ve hukuk temelinde atılacak barış adımlarıyla Kürt siyaseti normalleşmeliydi. Hatta sadece Türkiye'de değil, Irak'ta da aynı siyasete destek verilmeliydi.
Bu çerçevede seçimlere gidildi ve AK Parti tek başına iktidara geldi. Yasaklı Sayın Erdoğan ara seçimle göreve getirildi ve işler yoluna girmeye başladı.
Ancak müesses nizam ve statüko bu çerçeveyi reddetti ve sorunlar çıkarmaya başladı. Cumhuriyet mitingleri, CHP'nin direnişi ve Cumhurbaşkanlığı ile yargı üzerinden geliştirilen süreçlerle iktidarın eli kolu bağlandı. Öyle ki en çok savundukları başörtüsü konusunda bile adım atamaz hâle geldiler.
Ardından e-muhtıra, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçimi ve buna karşı gelişen tavır net bir ret politikasıydı. Bu süreç, Ergenekon operasyonları ve darbe hazırlıklarının açığa çıkmasıyla altüst oldu.
Ama burada ilginç olan şey şuydu: Hükümet, tek başına yapamadığı mücadeleyi cemaat kadrolarından aldığı yardımla başardı. Sırada yine başörtüsü yoktu; ondan önce Kürt sorununu çözme önceliği vardı.
Tam da böyle bir zamanda birinci barış süreci kararlılıkla başladı. Görüşmeler, müzakereler ve adımlar peş peşe geldi. Hükümete karşı pozisyona geçen Cemaat ve CHP bu süreci ihanet olarak yaftaladı ve Erdoğan'ı ihanetle suçlamaya başladı.
Çok iyi giden süreçte Türkiye'de Kürt olmayan seçmen üzerinde bu girişimler ihanet olarak algılanmaya başladı ve iktidara verilen destek zayıfladı. Türk sol cenahı Kürt tarafını manipüle etti ve Erdoğan karşıtı sol bir blok oluşturma girişimleri karşılık buldu. Erdoğan'a karşı, sürece rağmen bir cephe oluştu.
Ardından provokasyonlar başladı. Barış süreci yavaşladı, adeta dondu. Böyle bir ortamda Suriye'deki gelişmeler Kürt halkının can ve mal güvenliğini riske soktu. Kürtlerin onları koruma hassasiyetine karşı Türkiye'de müesses nizam tekrar devreye girdi ve Suriye'de son darbeyle Kürtleri devre dışı bırakma fırsatının kaçırılmamasını empoze etti.
Hükümet başta buna inansa da sonradan ABD ve NATO'nun telkinleriyle frene bastı ve Peşmerge geçişine onay verdi. 2014 Ekim'inde gelişen Kobani olaylarında gizli bir el olayları kışkırttı ve yüzlerce insanın ölümüne mal olan olaylara göz yumdu. Başta demokratik bir protesto, ölümlere yol açan ve sessizce izlenen bir sürece dönüştürüldü.
Cemaat odakları dediğimiz Gülen Hareketi devlete ortak olmak ve yönetimden pay almak istemiş, ancak istediğini alamamıştı. İktidarı devirmek için elinden geleni yapmaya başlamıştı.
Böyle bir ortamda yapılan seçimde Kürt siyaseti zirve destek almış, AK Parti iktidardan düşmüştü. 3 Kasım seçimlerinde ise aradaki onca yıkım ve ölüm sonrası iktidar tekrar gücüne kavuşmuştu.
Cemaatin tasviyesi böyle bir dönemde geldi.