Kendimi aldatılmış hissettim. Bir kitap, kendi gerçekliğinden bu kadar kopartılıp nasıl böylesine süslü bir Hollywood aldatmacasına dönüştürülebilir? Üstelik kitaptaki Holly Golightly, filmdeki Audrey Hepburn imajının aksine, tam da bu aldatılma duygusunu hissettirecek bir karakter.
Daha sonra Soğukkanlılıkla ile edebiyat tarihinde bambaşka bir yere oturacak olan Truman Capote’nin —ki 2005 yapımı biyografik filmi Capote muazzamdır— 1958 tarihli Tiffany’de Kahvaltı kitabı, belleklerimizde çoğu zaman Audrey Hepburn’ün siyah elbisesi, vitrinin önünde içilen kahve ve romantik bir şehir anlatısı olarak kalmış olsa da, metnin kendisine dönünce çok daha sert ve çok daha gerçekçi bir hikayeyle karşılaşıyoruz. Filmin aksine kitapta Capote bir aşk hikayesi anlatmıyor; New York’ta kendine yeni bir isim, yeni bir yüz ve yeni bir hayat yaratmaya çalışan Holly Golightly’nin etrafında, insanlığın en eski yara izlerinden birine elini gezdiriyor; insan geçmişinden gerçekten kaçabilir mi, yoksa kaçış dediğimiz şey yalnızca geçmiş suretimizin daha şık giyinmiş hali midir?
Kitabın meşhur Holly Golightly karakteri hakkında onlarca yazı, hatta akademik makale bulmak mümkün; ama Holly’yi sadece “özgür ruhlu kadın” kalıbına indirgeyemeyiz. Zira o, asıl adı Lulamae Barnes olan, taşradan ve erken yaşta içine düştüğü hayattan kaçıp New York’ta kendini baştan yaratmaya çalışan bir kadın. Fakat bu yeni bir Holly yaratama girişimi, özgürleşmeden çok, kırılgan bir kabul edilme çabası gibi duruyor. Holly erkeklerle yemeklere çıkıyor, partilerde dolaşıyor, zengin adamların ilgisini, hediyelerini ve parasını kendi hayatını sürdürmenin bir yolu olarak kullanıyor. Fakat bunu yaparken tam anlamıyla güçlü de değil, tam anlamıyla kurban da değil. Capote’nin karakterini ilginç kılan şey de aslında bu; okuru Holly karşısında ahlaki yargı ile romantize etme arzusu arasında bırakıyor.
Filmin kitaptan bu kadar farklılaşması da oldukça ilginç. 1961 Hollywood'u, Capote'nin cinselliği karmaşık, sınıfsal olarak rahatsız edici ve hiçbir romantik sona sığmayan Holly'sini olduğu gibi beyazperdeye taşıyamamış. Amiyane tabirle müesses nizamın sansür dişlisi; erkeklerden para ve hediye alan, evlilik fikrine yerleşmeyen, cinselliği açıkça ima edilen ve sonunda da ahlaken “düzeltilmeyen” bir kadının ana akım bir filmin merkezinde yer almasına izin ver(e)memiş. Bu yüzden metindeki isimsiz, queer vari ve Capote’ye de oldukça yakın durduğunu düşündüğüm anlatıcı, filmde Paul Varjak adında heteroseksüel bir erkeğe dönüştürülmüş ve Holly’nin erkeklerle kurduğu cinsel-ekonomik ilişki de yumuşatılmış. Kitabın açıkta bıraktığı her şey filmde heteroseksüel bir romantik sona evrilmiş. Kısacası Hollywood, Capote’nin yakalanamayan Holly’sini yakalamış, evcilleştirmiş ve Audrey Hepburn’ün muazzam zarafetiyle “kabul edilebilir” bir modern kadın ikonuna dönüştürmüş. Yani evet, Hollywood müesses nizamı bu senaryoda bizi ziyadesiyle aldatmış.
Bu tercih yalnızca senaryo tercihi değil, aynı zamanda yıldız sistemiyle de ilgili. Capote’nin Holly’si daha cinsel, daha tehlikeli, daha yaralı ve daha ahlaken müphem bir karakterken, Audrey Hepburn seçimi Holly’nin algısını baştan değiştiriyor. Hepburn’ün bedeni ve zihinlerdeki imajı, Holly’yi seyircinin korkacağı değil, seveceği bir figüre dönüştürüyor. Film Holly’yi serseri mayına değil, bir ikona çeviriyor. Güzel, zarif, kırılgan ama sonunda sevgiyle doğru yere döndürülebilecek bir kadın imajı yaratıyor. Oysa kitaptaki Holly daha çok serseri mayın kıvamında; doğru yere dönmek bir yana, kitap metninde onun için “doğru yer” diye bir şey olup olmadığından bile emin olamıyoruz.
@SirenKitap