Norveçli yazarları okurken fark ettiğim şeylerden biri, çoğunda tuhaf bir dürüstlük bulunması oldu. Aslında Norveçli yazarlara özgü bir durum da değil bu, İskandinav insanı biraz böyle galiba. Bu tuhaf dürüstlüğü Norveçli yazarladan Knausgaard’da da, Vigdis Hjorth’ta da, Erlend Loe’de de, Dag Solstad’da çokça rastlıyorum. Otobiyografiyle kurmacayı iç içe geçiren, insanın kendi hayatına hem içeriden hem dışarıdan bakabildiği bir anlatı dili bu. Buna oto-kurmaca deniyor. Gerçi Knausgaard nerdeyse tamamen otobiyografik bir dil kullanıyor. Ben özellikle Solstad’da bu dilin yalnızca anlatı tekniği olarak kalmadığını, insanın hayat karşısındaki huzursuzluğunu da açığa çıkardığını düşünüyorum.
Çünkü Solstad’ın karakterlerine baktığımda, A.G.Larsen’i de Bjørn Hansen’i de düşündüğümde, ikisinin de en nihayetinde aynı şeyi yaptığını görüyorum, toplumun üzerlerine diktiği ama onlara dar gelen hayatı taşımayı reddediyorlar. Biri kendisine giydirilmiş o kıyafetin içinde nefes alamıyor, öbürü başka bir hayat ihtimalinin peşinden gidiyor. Dışarıdan bakıldığında bu, düzensizlik, kaçış, hatta yıkım gibi görülebilir. Kitap incelemelerinden bağımsız baktığımda, ben orada başka bir şey okuyorum. Sanki ikisi de kendilerine ait olmayan bir hayatı, yıllarca üzerlerinde taşımış, sonra bir gün onu söküp atmaya karar vermişler gibi. Belki de insan bazı eşiklerde tam olarak bunu yapar, üzerine yakıştırılmış ama ruhuna dar gelen bir hayatı üzerinden çıkarır.
Beni Solstad’a son zamanlarda yaklaştıran şey de biraz bu. Onun karakterlerinde yalnızca bir çözülme değil, aynı zamanda bir yüzleşme görüyorum. Bu yüzden Solstad’ı okurken zihnim sık sık Bulgakov’un Morfin’indeki o kısa ama benim için sarsıcı olan o cümleye gidiyor, “Gaz lambası belki huzur verir ama ben elektrikten yanayım.”
Daha önce bu cümle üzerine çok düşünmüş hatta kendi dünyamca da yazmıştım. Ben bu cümleyi ilk okuduğumda onu daha çok dış dünyaya ilişkin sanıyordum. Taşra ile şehir, gelenek ile modernlik, eski ile yeni arasındaki gerilimi düşündürüyordu bana. Meseleyi dışarıda arıyordum. Oysa zaman geçtikçe, insan yaş aldıkça, bazı kırılmalardan geçtikçe aynı söz bambaşka bir anlam kazanmaya başlıyor. Çünkü bir noktadan sonra insan kendine şu soruyu soruyor, benim huzur dediğim şey gerçekten huzur mu? Yoksa korkunun, ertelemenin, cesaretsizliğin daha korkak bir adı mı ?
Bugün dönüp baktığımda, gaz lambasının verdiği o huzurun benim için çoğu zaman bir sığınak olduğunu düşünüyorum. Ama iyi anlamda bir sığınak değil. Daha çok hayatın gerçeklerinden kaçışın, arzuladığım hayata doğru yürüyememenin, karar vermeyi sürekli ertelemenin bahanesi gibi. Loş, güvenli, sakin görünen ama insanı kendi hakikatinden de yavaş yavaş uzaklaştıran bir liman. Gaz lambası, benim cesaretsizliğimin sığındığı yermiş bunu şimdi anlıyorum.
Elektrikten yana olmak ise bambaşka bir şey. Daha sert ve daha çıplak bir aydınlık bu. İnsanı saklanmadan yaşamaya, yüzleşmeye, risk almaya çağırıyor. Konfor alanının dışına çıkmayı, güvenli görünen o loşluktan vazgeçmeyi, hakiki olanın bazen huzurlu değil ama zorunlu olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.
Burada mesele yalnızca Solstad ya da Bulgakov değil elbette. Mesele, insanın hayat karşısındaki tavrı. Çünkü bazı kararlar yalnızca bir seçim değil, insanın kendisine hangi hayatı layık gördüğünün de göstergesi. Bu yüzden “alea iacta est” sözü de aynı düşünce hattında benim için ayrı bir yere oturuyor. Zar atılmıştır. Rubicon’u geçmek geri dönüşü olmayan bir eşiği bilerek aşmaktır. Sezar’ın hikayesini büyük yapan yalnızca zaferi değil, o adımdaki geri dönülmezliğidir. Zaferin bile sonradan bir yıkıma açılabileceğini bilseniz de o adımı atarsınız. Çünkü bazen insan için asıl mesele, doğru sonucu garanti etmek değil, kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmektir.
Zaten kararların çoğu pürüzsüz değildir. Neredeyse her seçim kendi içinde pişmanlık ve yenilgi ihtimali taşır. Ama yine de en kötüsü bazen yanlış karar vermek değil, karar verememektir. Çünkü kararsızlık ilk bakışta güvenli görünür. İnsana bir şey kaybettirmiyormuş gibi gelir. Oysa gerçekte insanı hayatın kıyısında tutar. Ne ileri gitmesine izin verir ne de gerçekten geri dönmesine. Sadece o dar gelen kıyafetin içinde daha uzun süre kalmasına yol açar.
Dar gelen bir hayatın içinde oturup uzun uzun düşünenler, gaz lambasının loş ışığında kendine dürüst olmaya çalışanlar bilir. Mesele cesaretsizliği inkar etmek değildir. Tam tersine, onunla yüzleşebilmektir. Çünkü bazen insanın önündeki asıl mesele huzuru korumak değil, huzur sandığı şeyin aslında korku olup olmadığını anlamaktır.
Belki bu yüzden “carpe diem” ile “alea iacta est” bana hep birbirini tamamlayan iki söz gibi gelir. Biri günü yakalamayı söyler, öteki ise zar atıldıktan sonra yürümeyi. Yani hayat insana ne getirirse getirsin, bir yerde seçim kaçınılmazdır. O seçim kusursuz olmayabilir. Hatta çoğu zaman yaralayıcı da olabilir. Ama yine de yaşamak dediğimiz şey, biraz da bu belirsizliğin sorumluluğunu üstlenmek değil midir?
Sanırım Solstad’ın karakterlerinde beni çeken şey tam olarak bu. Onlar kusursuz insanlar değiller. Ama yine de bir noktada, üzerlerine dar gelen hayatı taşımayı reddediyorlar. Bu reddedişin kendisi, bütün yıkıcılığına rağmen, bana gerçek geliyor. Çünkü insan bazen ancak kendisine ait olmayan hayatı bozarak kendi gerçeğine yaklaşabiliyor.
Belki gaz lambası gerçekten huzur verir. Ama o huzur, kimi zaman yalnızca karanlığı daha katlanılır kılan bir teselliden ibarettir. Elektrik ise daha acımasızdır; insanı saklanmadan, oyalanmadan, kendine yalan söylemeden yaşamaya zorlar. Ezcümle insana dar gelen hayat, ne kadar düzenli, ne kadar makul, ne kadar güvenli görünürse görünsün, bir gün mutlaka üzerinden çıkarılmalıdır.