GAZZE, MEDYA VE HAKİKATİN DİJİTAL KUŞATMASI
TRT Genel Müdürümüz Sayın Mehmet Zahid Sobacı’nın “Gazze ve Medya” oturumunda yaptığı açıklamalar, yalnızca güncel bir medya değerlendirmesi değildir. Bu açıklamalar, Gazze üzerinden çağımızın en büyük hakikat krizini, küresel medya düzenini, dijital platformların yeni iktidar biçimini ve savaşların artık yalnız cephede değil, dilde, görüntüde, algoritmada ve hafızada da yürütüldüğünü gösteren güçlü bir çerçevedir.
Sayın Genel Müdürümüzün en önemli tespiti şudur:
Gazze, yalnızca bir savaş ya da insani kriz alanı değildir. Gazze, küresel medya düzeninin, haber dilinin, sosyal medya algoritmalarının, dijital platformların ve insanlık vicdanının sınandığı büyük bir hakikat alanıdır.
Bugün Gazze’de yalnızca bombalarla yürütülen bir saldırı yoktur. Aynı zamanda kelimelerle, görüntülerle, haber başlıklarıyla, sosyal medya akışlarıyla, algoritmalarla ve platform politikalarıyla yürütülen başka bir savaş daha vardır.
Bu nedenle Sayın Genel Müdürümüzün “semantik şiddet” vurgusu son derece kritiktir.
Semantik şiddet, fiziksel şiddetin medya diliyle örtülmesidir. Faili gizleyen, suçu yumuşatan, mağduru isimsizleştiren ve saldırıyı sıradanlaştıran her haber dili, şiddetin bir parçasına dönüşür.
“Gazze’de insanlar hayatını kaybetti” demekle “Gazzeliler İsrail saldırılarında katledildi” demek arasında yalnızca üslup farkı yoktur. Birincisi faili gizler. İkincisi suçu görünür kılar. Birincisi ölümü doğallaştırır. İkincisi sorumluluğu işaret eder.
Bu yüzden Gazze haberlerinde kullanılan kelimeler yalnızca gazetecilik tercihi değildir. Kelimeler, hakikatin sınırlarını belirler. Hangi kavramın kullanılacağı, kimin fail, kimin mağdur, kimin meşru, kimin gayrimeşru gösterileceği doğrudan bir güç meselesidir.
Sayın Genel Müdürümüzün “Batı medyası dil üzerinden iktidar inşa ediyor” tespiti tam da buraya oturmaktadır.
Batı medyasında İsrail’in sivillere yönelik saldırıları çoğu zaman “çatışma”, “operasyon”, “güvenlik tedbiri” ya da “meşru müdafaa” gibi kavramlarla anlatılırken; “işgal”, “katliam” ve “soykırım” gibi kavramlardan kaçınılması tesadüf değildir. Bu tercih, suçu teknikleştirir. Saldırıyı yumuşatır. Faili görünmez kılar. Mağdurun acısını ise bağlamından koparır.
Bu noktada mesele artık sadece medya yanlılığı değildir. Mesele, hakikatin adlandırılmasıdır.
Çünkü bir olayı nasıl adlandırırsanız, kamuoyu onu öyle görür. Katliama “çatışma” derseniz, ahlaki sorumluluğu dağıtırsınız. İşgale “güvenlik krizi” derseniz, tarihsel bağlamı silersiniz. Soykırıma “savaşın bedeli” derseniz, insanlık suçunu sıradanlaştırırsınız.
Sayın Genel Müdürümüzün “bilinçli körlük” vurgusu da burada ayrı bir anlam kazanır.
Batı medyası Gazze’de yaşananları görmemektedir değil. Görmesine rağmen çoğu zaman doğru adlandırmamaktadır. Mesele bilgisizlik değil, tercihtir. Mesele haber eksikliği değil, ahlaki konumlanmadır.
Bu nedenle Gazze’de medya dili, yalnızca habercilik meselesi değil; vicdan meselesidir.
Bugün çocuklar, kadınlar, siviller, gazeteciler, sağlık çalışanları ve bütün bir toplum hedef alınırken, bu gerçeğin “taraflar arasında çatışma” diliyle anlatılması hakikati eksiltir. Çünkü Gazze’de simetrik bir savaş değil; güç, teknoloji, medya ve diplomasi bakımından son derece eşitsiz bir yıkım düzeni vardır.
Bilimsel çalışmalar ve uluslararası raporlar da bu tabloyu desteklemektedir. Centre for Media Monitoring yani Medya İzleme Merkezi’nin Gazze haberlerine ilişkin raporu, Batı medyasında İsrailli mağduriyetinin daha görünür ve daha duygusal bir dille işlendiğini; Filistinli mağduriyetinin ise çoğu zaman daha mesafeli, daha şüpheli ve daha kolektif bir dille aktarıldığını ortaya koymaktadır. Human Rights Watch yani İnsan Hakları İzleme Örgütü ve 7amleh raporları ise Filistin’e destek veren içeriklerin dijital platformlarda kaldırma, erişim sınırlama, görünürlük düşürme ve hesap kısıtlama gibi uygulamalarla karşılaştığını göstermektedir.
Bu veriler, Sayın Genel Müdürümüzün açıklamalarını daha da anlamlı kılmaktadır. Çünkü Gazze’de mesele yalnızca haberin nasıl yazıldığı değildir. Mesele, hakikatin kim tarafından, hangi dilde, hangi platformda, hangi görünürlük sınırları içinde dolaşıma sokulduğudur.
Sayın Genel Müdürümüzün sosyal medya ve algoritma vurgusu ise meseleyi daha ileri bir düzeye taşımaktadır.
Artık medya yalnızca televizyon ekranlarından, gazete sayfalarından ya da haber sitelerinden ibaret değildir. Hakikatin dolaşımı büyük ölçüde dijital platformlar, sosyal medya akışları, öneri sistemleri ve algoritmik görünürlük mekanizmaları üzerinden şekillenmektedir.
Algoritma yalnızca içerik seçmez. Algoritma temsil seçer. Algoritma görünürlük seçer. Algoritma, dünyanın hangi acıyı göreceğini, hangi ölümü önemseyeceğini, hangi görüntüden rahatsız olacağını ve hangi hakikati görmezden geleceğini de etkiler.
Bugün Gazze görüntülerinin “hassas içerik” gerekçesiyle sınırlandırılması, Filistin’e destek veren içeriklerin görünürlüğünün düşürülmesi, bazı hesapların kısıtlanması veya içeriklerin dolaşıma girmeden bastırılması bu yüzden sadece teknik bir moderasyon meselesi değildir.
Bu, dijital çağda hakikatin kim tarafından yönetildiği meselesidir.
Sayın Genel Müdürümüzün “sterilize edilmiş savaş görüntüsü” tespiti tam da bunu anlatır.
Sosyal medya platformları Gazze’deki yıkımı, kanı, çığlığı, enkazı ve çıplak hakikati “rahatsız edici içerik” olarak perdelediğinde; dünya kamuoyu savaşın gerçek yüzünü değil, temizlenmiş ve yumuşatılmış bir savaş görüntüsünü görür.
Böylece insanlık acının kendisiyle değil, algoritmanın izin verdiği kadar acıyla karşılaşır.
Bu durum, modern insanın acıdan kaçan ekran psikolojisiyle de birleşmektedir. Sayın Genel Müdürümüzün “algofobi” kavramı burada anlam kazanır. İnsan artık hakikatin ağırlığından değil, hakikatin görüntüsünden bile kaçmaya alıştırılmaktadır. Kusursuz hayatlar, eğlence, tüketim, hız ve haz sürekli öne çıkarılırken; Gazze gibi insanlığın vicdanını sarsacak görüntüler ya geri plana itilir ya da “hassas içerik” adı altında sınırlanır.
Böylece Gazze yalnızca askeri olarak kuşatılmaz. Gazze aynı zamanda görüntüyle, kelimeyle, algoritmayla ve platform politikalarıyla da kuşatılır.
Bu noktada taslağını yazdığımız ve baskı aşamasında olan 7 EKİM – İsrail’in Soykırımı: Medya, İletişim ve Kültürel Hegemonya – Bir Soykırımın Analizi başlıklı kitabımızda kurduğumuz temel tez, Sayın Genel Müdürümüzün açıklamalarını daha geniş bir tarihsel ve teorik zemine oturtmaktadır.
Kitabımızda 7 Ekim’in bir başlangıç değil; Balfour Deklarasyonu’ndan Nekbe’ye, 1967 işgalinden Gazze ablukasına uzanan yüzyıllık yerleşimci-sömürgeci düzenin yeni ve daha yıkıcı bir eşiği olduğu vurgulanmaktadır. Gazze’de yaşanan süreç yalnızca askerî imha değildir; medya dili, kültürel hegemonya, dijital platformlar, algoritmik görünmezleştirme, yapay zekâ destekli savaş teknolojileri ve tanıklığın bastırılmasıyla birlikte işleyen çok katmanlı bir soykırım mimarisidir.
Bu çerçeveden bakıldığında Sayın Genel Müdürümüzün “semantik şiddet”, “bilinçli körlük”, “söylemsel tahakküm” ve “sterilize edilmiş savaş görüntüsü” kavramları, Gazze’deki soykırımın yalnız sahada değil; dilde, görüntüde, platformda, algoritmada ve küresel hafızada da sürdüğünü göstermektedir.
Bu saldırının bir tarafında bombalar, ablukalar ve yıkım vardır. Diğer tarafında ise haber dili, kavram seçimi, sosyal medya sansürü, algoritmik görünmezleştirme ve tanıklığın bastırılması vardır.
Bu yüzden Gazze’de mücadele yalnızca haber üretme mücadelesi değildir. Gazze’de mücadele, hakikatin görünürlüğünü savunma mücadelesidir.
Sayın Genel Müdürümüzün “medya üzerinden de şiddet gerçekleşiyor” sözü bu çağın en güçlü medya tespitlerinden biri olarak görülmelidir.
Çünkü medya bazen yalnızca suçu anlatmaz. Bazen suçu örter. Bazen faili gizler. Bazen mağduru isimsizleştirir. Bazen acıyı sıradanlaştırır. Bazen de hakikati eksilterek zulmün devamına hizmet eder.
Gazze’de gazetecilerin hedef alınması da bu nedenle yalnızca mesleki bir kayıp değildir. Gazeteci öldürüldüğünde yalnız bir insan ölmez; tanıklık zayıflar, kanıt akışı kesilir, dünyanın görme kapasitesi daralır. Bu, savaşın bilgi cephesidir.
Committee to Protect Journalists yani Gazetecileri Koruma Komitesi’nin verileri, Gazze savaşının gazeteciler açısından modern dönemin en ölümcül süreçlerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tablo, Sayın Genel Müdürümüzün medya üzerinden işleyen şiddet tespitini daha da ağırlaştırmaktadır. Çünkü gazetecinin hedef alınması, yalnızca haber üreticisinin susturulması değildir; aynı zamanda tanıklığın, delilin ve hafızanın hedef alınmasıdır.
Bu nedenle TRT ve Anadolu Ajansı’nın Gazze’de üstlendiği rol stratejiktir.
TRT ve Anadolu Ajansı yalnızca haber aktarmamaktadır. Faili görünür kılan, mağduru insanileştiren, suçu adıyla çağıran, Batı medyasının semantik konfor alanını bozan ve Gazze’deki tanıklığı kayıt altına alan bir hakikat hattı kurmaktadır.
Bu, kamu yayıncılığının en temel sorumluluklarından biridir.
Kamu yayıncılığı, yalnızca toplumun bilgi ihtiyacını karşılamakla sınırlı değildir. Hakikatin üstü örtüldüğünde, mağdurun sesi bastırıldığında, fail görünmez kılındığında ve küresel medya düzeni çifte standart ürettiğinde kamu yayıncılığı vicdani bir sorumluluk da üstlenir.
Gazze’de TRT’nin yaptığı da budur.
Sayın Genel Müdürümüzün açıklamaları, Türkiye’nin Filistin meselesindeki genel duruşuyla da doğrudan bağlantılıdır.
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Filistin meselesini ve Gazze’de yaşanan soykırımı uluslararası platformlarda en yüksek ve gür sesle dile getirmesi, yalnızca diplomatik bir tavır değildir. Bu, küresel sessizlik düzenine karşı kurulmuş güçlü bir hakikat iradesidir.
Türkiye bu süreçte yalnızca diplomatik bir aktör olarak değil; insani yardım, toplumsal duyarlılık, medya tanıklığı ve küresel vicdan çağrısı bakımından da farklı bir yerde durmaktadır.
Bu yüzden TRT ve Anadolu Ajansı’nın rolü, Türkiye’nin bu hakikat iradesinin medya alanındaki karşılığıdır.
Bugün Gazze’de asıl sorular şunlardır:
Hakikati kim anlatacak?
Suçu kim adlandıracak?
Faili kim gösterecek?
Mağdurun sesini kim taşıyacak?
Gazetecilerin tanıklığını kim koruyacak?
Algoritmaların perdelediği acıyı kim görünür kılacak?
Sayın Genel Müdürümüzün açıklamaları bu sorulara güçlü bir cevap vermektedir.
Gazze’yi doğru anlatmak yalnızca gazetecilik görevi değildir. Bu, insanlık görevidir. Vicdan görevidir. Hafıza görevidir. Hakikati koruma görevidir.
Çünkü hakikatin dili kurulmadan adaletin zemini kurulamaz.
Fail görünür kılınmadan suç anlaşılamaz.
Acı görünür olmadan vicdan harekete geçemez.
Tanıklık korunmadan hesap sorulamaz.
Gazze bugün bize şunu göstermektedir:
Savaş artık yalnızca cephede yürütülmüyor. Savaş medya dilinde, haber başlıklarında, sosyal medya algoritmalarında, platform politikalarında, görüntü sınırlamalarında, yapay zekâ sistemlerinde ve küresel temsil düzeninde de yürütülüyor.
Bu nedenle Gazze meselesi aynı zamanda bir medya meselesidir.
Bir dijital egemenlik meselesidir.
Bir kültürel hegemonya meselesidir.
Bir bilişsel güvenlik meselesidir.
Bir insanlık hafızası meselesidir.
Ve bugün TRT’nin Gazze yayıncılığı, yalnızca bir habercilik faaliyeti değil; faili görünür kılan, mağduru insanileştiren, tanıklığı koruyan ve küresel semantik şiddete karşı hakikatin dilini kuran stratejik bir vicdan mücadelesidir.
📌
aa.com.tr/tr/gundem/trt-gene…