Saramago, hiciv ile alegoriyi derin bir kavrayış ve keskin bir görüyle harmanladığı, o muazzam dil cambazlığıyla devamlı eşeleyerek zihnimizde karıncalanmadık yer bırakmadığı bu unutulmaz eserinde, hamaset denen düşünce fukaralığının ve onun kovuklarında yuvalanan güç saplantısının ipliğini pazara çıkarıyor. Fars (abartılı durumlar, yanlış anlamalar, karışıklıklar ve hızlı tempolu komik olaylar üzerine kurulu bir tiyatro türü)hiç bu kadar trajik anlatılmamıştı.
Körlük, bir bakıma insanın Tanrı algısını da sorgular. Gnostisizm düşüncesinin fikirlerini dile getirir ve çarpıcı bir soruya cevap arar: “ İnsanlar acı çekerken Tanrı neden müdahale etmez?”
Kitabın son bölümlerinde şöyle bir sahne vardır: Kilisedeki tüm resimlerin gözleri bantlıdır, gözleri bantlı olmayan tek bir kadın vardır onun da gözleri oyulmuş ve elindeki gümüş tepside durmaktadır. Buradan Hrıstiyanlıktaki Santa Lucia anlatısına uzanmamız gerekiyor. Lucia, inancı uğruna gözlerini feda etmiş veya işkenceyle gözleri oyulmuştur; sanat tarihinde her zaman kendi gözlerini bir tepsi üzerinde taşırken resmedilir. Saramago, mitolojik ve dini ikonografiyi tersyüz eder. Normalde bir mucizeyi veya fedakarlığı simgeleyen bu figür, körlük salgınının ortasında artık "gözleri olan ama göremeyen" ya da körlüğün en somut, en dehşet verici sembolü haline gelen bir nesneye dönüşmüştür.